Batı'dan uyarı var
Batı'dan uyarı var
Türkiye, Çin ile 'nükleer iş birliğine' gidebilir
Türkiye, Çin ile 'nükleer iş birliğine' gidebilir
Uzmanlar, nükleer silaha sahip olmanın nihai bir güvenlik kalkanı olarak görülmeye başlanmasının, Körfez ülkelerinden Kuzey Afrika'ya kadar geniş bir coğrafyada yeni bir nükleer silahlanma yarışını tetikleyebileceği konusunda uyarıyor.
ABD Başkanı Donald Trump, İran'a yönelik savaşın temel amacının Tahran'ın nükleer silah elde etmesini engellemek olduğunu belirtse de, uluslararası ilişkiler ve güvenlik uzmanları bu stratejinin tam tersi bir etki yaratabileceği görüşünde.
Çatışmanın yarattığı jeopolitik sarsıntı, nükleer caydırıcılık teorisini bölge başkentlerinde yeniden en çok tartışılan konu haline getirdi.
Uluslararası ilişkilerde nükleer silahlara sahip olmak, düşmanların size karşı harekete geçmesini engelleyen en güçlü "caydırıcı" unsur olarak kabul ediliyor. Gözlemciler bu durumu sık sık Kuzey Kore örneğiyle açıklıyor; geliştirilen nükleer silahların diktatörlüğü "dokunulmaz" kıldığı savunuluyor.
Bunun tam zıttı bir örnek ise Ukrayna. 1994 yılında Ukrayna, Rusya, ABD ve İngiltere'den aldığı güvenlik garantileri karşılığında dünyanın en büyük üçüncü nükleer cephaneliğinden vazgeçmişti. Bugün pek çok analist, Ukrayna'nın bu silahları elinde tutması halinde Rusya'nın işgal girişiminde bulunamayacağını öne sürüyor.
Savaş öncesinde İran, nükleer silah üretmek için gerekli tüm araçlara sahip olduğu ancak henüz üretmediği "nükleer eşik" durumunda kabul ediliyordu.
ABD merkezli siyaset bilimi profesörü Rupal Mehta, Mart ayı başlarında London School of Economics için kaleme aldığı makalede bu durumu şöyle özetliyor:
"İran yıllarca stratejik bir belirsizlik sürdürdü ve şu an maruz kaldığı saldırılardan kaçınmak için bombanın eşiğinde kaldı. Ancak Tahran'ın yeni liderliği acı bir hesaplaşmayla karşı karşıya: Nükleer silah peşinde koşmak tehlikeliydi, ancak 'tamamlanmamış bir bombaya' sahip olmak ölümcül bir hataydı."
Bu stratejik çöküşün ardından İranlı siyasiler, nükleer silahların yayılmasını önlemeyi amaçlayan ve 191 üyesi bulunan 1968 tarihli Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması'ndan (NPT) çekilebileceklerini açıkladı.
İran savaşının bölgedeki güvenlik dengelerini altüst etmesi, Körfez ülkelerinin de nükleer silah arayışına girmesine zemin hazırlıyor. Washington merkezli Silah Kontrol Birliği'nin (Arms Control Association) Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Politikası Direktörü Kelsey Davenport, Körfez devletlerini nükleer silahlara itecek çok sayıda faktör olduğunu doğruluyor.
Alman kamu yayıncısı Deutsche Welle'ye (DW) konuşan Davenport'a göre Körfez ülkeleri, İran ve İsrail'in hegemonik arzuları arasında sıkışmış durumda ve ABD ile olan güvenlik ittifaklarına olan inançlarını kısmen kaybettiler.
Ancak Davenport, teknik ve siyasi engeller nedeniyle hiçbir devletin anında nükleer bombaya ulaşamayacağını, liderlerin öncelikle İran rejiminin ve nükleer programının akıbetini görmek için savaşın bitmesini bekleyeceklerini vurguluyor.
Bu süreçte en dikkat çekici adımlar Suudi Arabistan'dan geliyor. Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, geçmişte yaptığı açıklamalarda İran'ın nükleer bomba üretmesi halinde kendilerinin de aynı yolu izleyeceğini açıkça belirtmişti. Kasım ayında ABD'ye yaptığı ziyaretin ardından Bin Selman'ın, ülkesine uranyum zenginleştirme izni verecek bir nükleer işbirliği anlaşmasıyla döndüğü bildirildi.
Paris merkezli bağımsız araştırmacı Nour Eid, bu tür bir anlaşmanın öncelikle ABD Kongresi'nden geçmesi gerektiğini hatırlatıyor. ABD'nin yaklaşık 155 ülkeyi kapsayan 26 nükleer işbirliği anlaşmasının neredeyse tamamı, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) ile imzalanan ve kuruma sıkı denetim yetkisi veren bir "Ek Protokol" içeriyor. Ancak Suudi-ABD anlaşmasının yalnızca ikili bir güvenlik anlaşması gerektireceği iddia ediliyor. Eski UAEA Direktörü Robert Kelley, bu durumu "ABD yönetiminin, sırf bu yüzden İran'ı bombalarken Suudi Arabistan'a aynı yetenekleri vermeye hazır olması ikiyüzlülük gibi görünüyor" sözleriyle eleştiriyor.
Yine de uzmanlar, Suudi Arabistan'ın nükleer silah bir yana, nükleer enerji geliştirmesinin bile 10 ila 20 yıl süreceğini ve nitelikli işgücü eksikliği gibi ciddi sorunları olduğunu belirtiyor.
TÜRKİYE - ÇİN İŞ BİRLİĞİ
Bölgedeki diğer aktörlerin nükleer programları da mercek altında:
Türkiye: Rusya ile nükleer enerji programı geliştiren ve yakında Çin ile de iş birliğine başlayabilecek olan Türkiye'nin durumu farklı değerlendiriliyor. Nour Eid, Türkiye'nin nükleer silah edinmek için uluslararası toplumla ters düşmek isteyeceğini düşünmüyor. Eid, "Türkiye'nin savunma sanayisi çok iyi gelişiyor ve büyük takdir topluyor. Ayrıca Türkiye bir NATO üyesi ve ittifaktan ayrılmayı planlamadıkları sürece bu güçlü savunma şemsiyesine sahipler" tespitinde bulunuyor.
Birleşik Arap Emirlikleri (BAE): Halihazırda Barakah nükleer santraline sahip olan BAE, 2009'da ABD ile yaptığı anlaşmada "Ek Protokolü" kabul etmiş ve uranyum zenginleştirmeden vazgeçmişti. Araştırmacı Nour Eid'e göre BAE için nükleer enerji, askeri bir hedeften ziyade "nükleer enerji geliştiren ilk Arap ülkesi" olma prestiji taşıyordu. Ancak anlaşmadaki "En çok kayrılan ülke" maddesi, komşu bir ülkenin (örneğin Suudi Arabistan) daha esnek bir anlaşma yapması halinde BAE'ye şartları yeniden müzakere etme hakkı tanıyor.
Mısır: Rusya ile işbirliği içinde Akdeniz kıyısında bir nükleer reaktör inşa ediyor. Ancak resmi olarak nükleer silahlardan arındırılmış bir Orta Doğu'yu savunan Mısır'ın, içinde bulunduğu ekonomik zorluklar nedeniyle nükleer enerjiyi bir silah programına dönüştürmesi pek olası görünmüyor.
Uzmanlara göre, Orta Doğu'da yeni ve yıkıcı bir nükleer silahlanma yarışını durdurmanın tek yolu bölgesel güvenlik diyaloğundan geçiyor.
Çatışma sonrası dönemde bu diyaloğun kolay olmayacağı aşikar; ancak devletlerin, düşmanlarını dengelemek veya topraklarına yönelik saldırıları önlemek için "nükleer caydırıcılığı" tek çare olarak görmelerini engellemenin başka bir alternatifi bulunmuyor.
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.