Bir zamanlar “gelecek” kelimesi umutla anılırdı. Çocukken kurulan hayallerin, büyüdükçe şekilleneceğine inanılırdı. Herkesin içinde küçük de olsa bir “ben başaracağım” sesi vardı. Ama bugün o ses, çoğu genç için yerini derin bir sessizliğe bıraktı. Çünkü artık gelecek, hayal edilen bir yer değil; korkulan bir bilinmez.
Gençler artık sadece bugünü yaşamıyor. Aynı zamanda henüz gelmemiş yılların yükünü de taşıyor. Daha üniversite sıralarındayken işsizlik kaygısı, mezun olmadan önce ekonomik belirsizlik, hayaller kurmadan önce “ya olmazsa?” düşüncesi… Henüz yolun başında olan bir nesil, sanki çoktan yorulmuş gibi.
Oysa gençlik; denemek, hata yapmak, yeniden başlamak demekti. Şimdi ise genç olmak, sürekli hesap yapmak demek. “Bu bölümü okursam iş bulabilir miyim?”, “Bu şehirde yaşanır mı?”, “Bu maaşla hayat kurulur mu?” soruları, hayallerin önüne geçiyor. Artık kimse sadece “ne olmak istiyorum?” diye sormuyor. Çünkü asıl soru şu: “Olmak istediğim şeyle yaşayabilir miyim?”
En acı olanı da şu: Gençler hayal kurmaktan vazgeçmiyor aslında, sadece hayallerini küçültmek zorunda kalıyor. Daha gerçekçi olmak adına, daha az istemeyi öğreniyorlar. Büyük hedeflerin yerini “idare eder bir hayat” alıyor. Çünkü bu çağda umut etmek bile lüks gibi hissettirilmiş durumda.
Sosyal medyada herkesin mutlu, başarılı ve güçlü görünmesi ise bu kaygıyı daha da derinleştiriyor. Herkes bir yerlere yetişmiş gibi, herkes bir şeyleri başarmış gibi… Ama kimse kimsenin içindeki korkuyu görmüyor. Kimse gece yatağa başını koyduğunda “Ben ne yapacağım?” diye düşünen gençleri konuşmuyor.
Bir de sürekli kıyaslanmak var. “Eskiden böyle değildi”, “Biz yokluktan geldik”, “Siz hazır buldunuz”… Oysa kimse bugünün şartlarının ağırlığını gerçekten anlamaya çalışmıyor. Her dönemin zorluğu kendine ait ama bugünün gençliği, belirsizlikle büyüyor. En zor olan da bu zaten: Net bir yolun olmaması.
Ve belki de en çok şu yoruyor gençleri: Çabalamanın bile garantisi yok artık. Çok çalışmak, çok istemek, çok uğraşmak… Bunların hiçbiri “başaracaksın” demiyor. İşte bu yüzden kaygı sadece gelecekten değil, kontrolsüzlükten doğuyor. İnsan en çok, elinden hiçbir şey gelmiyormuş gibi hissettiğinde yorulur.
Ama tüm bu karanlığın içinde hâlâ bir şey var: Direnen bir umut. Her şeye rağmen devam eden, pes etmeyen bir gençlik. Belki daha sessiz, belki daha yorgun ama hâlâ ayakta. Çünkü gençler aslında vazgeçmeyi değil, sadece biraz anlaşılmayı istiyor.
Gelecek kaygısı bir neslin kaderi olmamalı. Gençler korkarak değil, umut ederek büyümeli. Çünkü bir toplumun yarını, bugünün gençlerinin omuzlarında yükselir. O omuzlara biraz daha yük değil, biraz daha güven vermek gerekiyor.
Belki o zaman “gelecek” kelimesi yeniden umutla anılır.