“Hakikati buldum” cümlesi insana müthiş bir huzur verir. Artık yorulmaya, okumaya, karşılaştırmaya, hatta bazı durumlarda düşünmeye bile gerek kalmaz.
Fakat “Hakikati arıyorum” dediğiniz anda işler karışır. Çünkü aramak, henüz varmadığınızı kabul etmektir. Daha kötüsü, yanlış yolda olabileceğinizi de hesaba katmanız gerekir. İnsan egosu açısından pek cazip bir teklif değildir bu. Hepimiz Kolomb olmak isteriz ama kimse haritayı yanlış tutmuş olabileceğini kabul etmek istemez.
Oysa insanlığın düşünce tarihi, hakikati cebine koyanlardan çok onu aramaktan vazgeçmeyenlerin hikâyesidir.
Konfüçyüs, insanın bilmediğini bilmesinin önemini hatırlattı.
Lao-zi gerçekliğin kelimelerimize sığmayabileceğini düşündü.
Hint düşüncesi gördüğümüz ile gerçek olan arasındaki mesafeyi sorguladı.
Sokrates bildiğimizi sandığımız şeylerin altını eşeledi.
Descartes şüpheyi yöntem hâline getirdi.
Kant ise sonunda soruyu hakikatten hakikati arayan insana çevirdi: “Sen dünyayı gerçekten olduğu gibi mi görüyorsun, yoksa kendi zihninin penceresinden mi?”
Binlerce yıllık düşünce tarihinin ortak uyarısı şaşırtıcı derecede basittir: Gözlüğünüzü dünya sanmayın.
Bugün bu uyarıya belki geçmişten daha fazla ihtiyacımız var. Çünkü artık herkesin elinde kendisine özel bir mağara var: ekranı.
Platon’un mağarasındaki insanlar hiç değilse aynı gölgeleri seyrediyordu; biz algoritmalar sayesinde kişiye özel gölgeler izliyoruz. Beğendiğimiz fikirler önümüze geliyor, kızdığımız insanlar seçiliyor, önyargılarımız sürekli besleniyor ve bir süre sonra “Dünya böyle” demeye başlıyoruz.
Oysa çoğu zaman gördüğümüz dünya değil, bizim için hazırlanmış dünya.
Üstelik bu yeni mağaranın zincirleri demirden değil; beğenilerden, takiplerden, aidiyetlerden ve “Beni anlayan insanlar burada” rahatlığından yapılmış durumda. Bu yüzden kırılması belki daha zor.
Hakikati aramak tam da burada ahlaki bir cesaret gerektirir. Çünkü hakikat her zaman rakibimizin yanlışlarını göstermez; bazen dönüp bizim yanlışlarımızı gösterir. Kendi ideolojimizin çelişkisini, toplumumuzun kusurunu, inancımızın yüzeysel yorumunu, akademik ezberimizi veya yıllarca savunduğumuz fikrin yanlışlığını önümüze koyabilir. İşte o anda hakikat sevgisiyle haklı çıkma arzusu birbirinden ayrılır.
Çoğumuz hakikati sevdiğimizi söyleriz; fakat hakikat bizim tarafı eleştirmeye başladığında ilişkimiz biraz soğuyabilir. Çünkü başkasının yanıldığını öğrenmek bilgi verir; kendi yanıldığımızı öğrenmek karakter ister.
Bu nedenle felsefenin en güçlü cümlesi belki “Hakikati buldum” değil, “Hakikate biraz daha yaklaştığımı düşünüyorum; ama hâlâ yanılıyor olabilirim” cümlesidir.
Hakikati aramak sonsuz bir kararsızlık içinde yaşamak değildir; gerekçelerimiz ölçüsünde kanaat sahibi olmak, fakat yeni bir gerekçe karşısında kanaatimizi değiştirebilecek kadar zihnimizin kapısını açık tutmaktır.
Çünkü soru sormaya devam eden insan hakikatten uzaklaşmaz. Bazen tam tersine, ona ilk defa yaklaşır.
Hakikat karşısında insanın en büyük erdemi bütün cevaplara sahip olmak değil, gerektiğinde kendi cevabını yeniden masaya koyabilecek cesarete sahip olmaktır. Belki düşünce tam da şu küçük ama rahatsız edici soruyla başlar: “Ya ben yanılıyorsam?”