İnsan hayatının temel çelişkilerinden biri, kendisine hiçbir şey sorulmadan dünyaya gelmesi, ardından hayatının neredeyse tamamından sorumlu tutulmasıdır.
Anne babamızı, genlerimizi, doğduğumuz coğrafyayı ve başlangıç şartlarımızı seçemeyiz; ne zaman ve hangi şartlarda gideceğimiz konusunda da çoğunlukla söz sahibi değiliz. Buna rağmen modern kültür insana hayatının mutlak hâkimi olduğu düşüncesini telkin eder: Geleceğini planla, kariyerini yönet, çocuklarının geleceğini belirle, bedenini genç tut, servetini büyüt ve mümkünse hayatın bütün belirsizliklerini ortadan kaldır.
Oysa çocuklar büyür, ekonomi değişir, ilişkiler dönüşür, beden yaşlanır ve planlar bozulur. İnsan sonunda rahatsız edici bir gerçekle karşılaşır: Hayatın öznesiyiz, fakat mutlak hâkimi değiliz.
Bilim ve teknolojinin sağladığı olağanüstü imkânlar bu kontrol yanılsamasını daha da güçlendirmiştir. Galaksilerin uzaklığını hesaplıyor, DNA’yı çözüyor, yapay zekâ geliştiriyor ve başka gezegenlere araç gönderiyoruz; fakat insanın en eski meseleleri hâlâ karşımızda duruyor: yalnızlık, korku, hastalık, kayıp, yaşlanma ve ölüm.
Avusturyalı nörolog, psikiyatrist ve düşünür Viktor Frankl’ın düşüncesi tam burada önem kazanır. Frankl’a göre insan, her zaman başına gelenleri seçemez; fakat değiştiremeyeceği koşullar karşısında nasıl bir tutum geliştireceği konusunda belirli bir özgürlüğe sahiptir.
Bu yaklaşım, çağımızın “İstersen başarırsın”, “Hayallerinin peşinden git” ve “Kendi kaderini kendin yaz” sloganlarından daha gerçekçidir. Çünkü insanın başarısız olduğu her durumda yeterince istemediğini söylemek, özgürlük öğretisi değil, başarısızlığın bütün yükünü bireyin omuzlarına bırakan yeni bir ideolojidir.
Özgürlük, her şeyi kontrol edebilmek değil; kontrol edemediğimiz gerçeklik karşısında nasıl bir insan olacağımıza karar verebilmektir.
Çağdaş toplumun daha temel problemi ise anlam ile başarıyı birbirine karıştırmasıdır. Eğitim, kariyer, gelir, ev, otomobil, makam, unvan, görünürlük ve takipçi sayısı giderek “iyi hayat”ın ölçütlerine dönüşmektedir. İnsan artık yalnızca yaşamakla yetinmemekte; başarılı olduğunu başkalarına göstermek zorunda da hissetmektedir.
Tüketim kültürü tam bu noktada devreye girer ve insanın varoluşsal boşluğunu ekonomik bir fırsata dönüştürür. Bize yalnızca otomobil, telefon, ev veya kıyafet satılmaz; onların içinde prestij, mutluluk, gençlik ve saygınlık da pazarlanır. Fakat telefon eskir, otomobil sıradanlaşır, terfi edilen makam bir süre sonra günlük rutine dönüşür.
İnsan yeni şeylere sahip oldukça kısa süreli bir tatmin yaşayabilir, ancak sahip olmak ile anlamlı olmak arasındaki mesafe kapanmaz. Çünkü anlam satın alınamaz; insanın kendisiyle, diğer insanlarla ve hayatla kurduğu ilişkinin içinde üretilir.
Belki de modern insanın en büyük çelişkisi zamanla kurduğu ilişkide görülür. Parasının ne kadar olduğunu bilir, fakat ne kadar zamanı kaldığını bilmez; buna rağmen parasını çoğu zaman zamanından daha dikkatli harcar. Bir miktar parasını kaybettiğinde hesap sorar, fakat yıllarını anlamsız rekabetlere, bitmeyen kariyer mücadelelerine, gösterişe ve başkalarının gözündeki yerini korumaya harcadığında aynı muhasebeyi yapmaz. Oysa para yeniden kazanılabilir; geçen zaman geri alınamaz.
Yaş ilerledikçe bu gerçek daha sert biçimde hissedilir. Gençlikte “Ne olacağım?” diye soran insan, orta yaşlarda “Ne oldum?” sorusuyla karşılaşır; hayatın ilerleyen dönemlerinde ise çok daha ağır bir soru belirir: “Bütün bunlara değer miydi?”
İşte bu soru, başarı kültürünün bütün göstergelerini bir anda tartışmaya açar. Çünkü hayatın sonunda özgeçmişimizde kaç satır bulunduğundan çok, o satırları yazarken hayatımızdan kaç yıl harcadığımız önem kazanır.
Başarısızlık, hastalık ve kayıp ise insanın başarı merkezli dünya görüşünün sınırlarını görünür hâle getirir. Bir kariyer sona erebilir, bir ilişki bitebilir, servet kaybedilebilir, beden hastalanabilir ve sevilen insanlar hayatımızdan çıkabilir. Böyle zamanlarda insan yalnızca sahip olduğu bir şeyi değil, bazen kendisi hakkında kurduğu bütün hikâyeyi de kaybeder.
Frankl’ın “anlam iradesi” düşüncesinin değeri burada ortaya çıkar: İnsan yalnızca başarı sayesinde değil, başarısızlığına ve acısına rağmen de hayatına anlam verebilir.
Bir annenin çocuğu için yaptığı fedakârlık, bir bilim insanının sonuç almak için yıllarca çalışması, bir öğretmenin her yıl yeniden sınıfa girmesi veya bir insanın hasta yakınının yanında kalması ekonomik başarı ölçütleriyle açıklanamaz.
Bunların değerini üreten şey kazanç değil, anlamdır. Anlam acıyı ortadan kaldırmaz; fakat insanın neden devam ettiğini açıklayabilir.
Ve sonunda bütün başarı ölçütlerinin karşısına ölüm çıkar.
Modern toplum ölümü mümkün olduğunca gündelik hayatın dışına taşımış, yaşlanmayı gizlenecek bir kusura, ölümü ise konuşulmaması gereken bir başarısızlığa dönüştürmüştür. Oysa bilim ömrü uzatabilir, tıp hastalıkları tedavi edebilir ve teknoloji yaşam kalitesini yükseltebilir; fakat hiçbir servet, makam, akademik unvan, siyasal güç veya şöhret insanı sonluluktan muaf tutamaz.
Profesör ile okuma yazma bilmeyen, iktidar sahibi ile sıradan yurttaş, zengin ile yoksul sonunda aynı varoluşsal sınıra ulaşır. Musalla taşında hepsi eşitlenir.
Bu gerçek, karamsarlık değil, aksine hayatı yeniden değerlendirmeye çağıran güçlü bir ölçüttür. İnsan dünyaya ne zaman geleceğine karar veremez, ne zaman gideceğini de çoğu zaman bilemez; fakat bu iki bilinmezliğin arasını neyle dolduracağı onun en büyük ahlaki ve varoluşsal sorumluluğudur.
Belki de mesele ne kadar yükseldiğimiz, ne kadar biriktirdiğimiz veya kaç kişinin bizi tanıdığı değildir; bize geçici olarak bırakılan zamanı veya hayatı neye dönüştürdüğümüzdür.
Çünkü ölüm geldiğinde makamlarımızı, servetimizi ve unvanlarımızı değil, geride bıraktığımız hayatı tartışmaya açar.
Asıl sarsıcı soru da kaç yıl yaşadığımız değil, o yılların kaçında gerçekten yaşamış olduğumuzdur.