Prof. Dr. Mehmet ŞAHİN
Köşe Yazarı
Prof. Dr. Mehmet ŞAHİN
 

İnsanın Son Adresi

İnsan ne tuhaf varlık… Yaşarken evini beğenmez, işinden yakınır, sofrasını küçümser, arabasını eskimiş bulur; ömrün önemli bir kısmını daha fazlasını istemekle geçirir. Sonra gün gelir, bütün dünyadan kendisine kalan yer birkaç metrekarelik bir toprak olur. Üstelik hayat herkese onu bile nasip etmez. Bir mezar taşı, üzerinde bir isim, doğum ve ölüm tarihi… Dışarıdan bakıldığında ne kadar sıradan! Oysa mezar, insanın dünyadaki son adresidir. Geride kalanlar için de “O artık burada” diyebilecekleri bir yerdir. Belki insan biraz da bunun için mezara ihtiyaç duyar: Ölümün sonsuz belirsizliğine küçücük bir adres verebilmek için. Mezarın en büyük tesellisi, ölüyü barındırmasından çok yaşayanlara “yasın coğrafyasını” vermesidir. Annenizin mezarına gidersiniz; toprağına dokunursunuz. Babanıza söyleyemediğiniz bir sözü başında söylersiniz. Kaybettiğiniz çocuğunuzun taşını okşar, eşinizin mezarına bir çiçek bırakırsınız. Ruhları için Yasin okur, dua edersiniz. Orada yatan sizi duyuyor mudur, bilmiyoruz; fakat siz konuşursunuz, dualarınızı iletirsiniz. Çünkü insanın bazen cevaba değil, konuşabileceği bir yere ihtiyacı vardır. Yaşarken aynı sofraya oturduğumuz, sesinden bazen sıkıldığımız, telefonuna cevap vermeyi ertelediğimiz insanın bir gün mezar taşındaki adına bakabilmek bile nimet hâline gelir. İşte insanın şükürsüzlüğü biraz da burada acıtır: Yanımızdayken kıymetini bilmediğimiz insanın, öldüğünde bir mezarı olsun da gidip başında ağlayalım isteriz. Ama bazı ailelere bu kadarı bile nasip olmaz. Koca Yusuf'un naaşı Atlas Okyanusu'ndan çıkarılamadı. Titanic'te yüzlerce insan denizin derinliklerinde kaldı. TCG Atılay ve TCG Dumlupınar'da hayatını kaybeden denizcilerin bir kısmı için Çanakkale'nin suları son istirahatgâhına dönüştü. Depremlerde enkaz altında kalanlar, sellerde sürüklenenler, savaşlarda kaybolanlar, uçak ve gemi kazalarında naaşlarına ulaşılamayanlar… Onların yakınlarının gidebileceği bir mezar taşı bile yoktur. İnsan o zaman anlıyor: Bazen bir mezarın olması bile şükredilecek bir şeydir. Çünkü mezar acıyı ortadan kaldırmaz ama acıya gidilebilecek bir adres verir. Büyük felaketler ve salgınlar bize bunu defalarca hatırlattı. 6 Şubat depremlerinde bir sabah ev diye girilen binalar saniyeler içinde enkaza dönüştü; Bozkurt selinde insanlar suyla birlikte sürüklendi ve kayıplardan bazılarına ulaşılamadı. Pandemi günlerinde ise dünyanın dört yanında insanlar alıştıkları biçimde vedalaşamadıkları ölümler yaşadı. Savaşlarda tablo daha da ağırdır: Bir anne yıllarca oğlunun kapıdan girmesini bekleyebilir; bir çocuk babasının öldüğünü bilir ama nerede yattığını bilemez. Biz ise çoğu sabah aynı yatakta uyanıyor, sevdiğimiz insanların sesini duyuyor, sofraya oturuyor ve bütün bunları hayatın bize borcuymuş gibi kabul ediyoruz. Belki şükürsüzlüğümüzün en büyük nedeni de budur: Her gün tekrar eden nimetleri, hiç bitmeyeceklermiş gibi sıradanlaştırıyoruz. Bir mezarlığın kapısından çıkarken insan hayata biraz daha yumuşak bakmalı belki. Daha az kavga etmeli, daha kolay affetmeli, annesini biraz daha sık aramalı, babası konuşurken telefonuna daha az bakmalı, çocuğuna “Sonra oynarız” demeden önce bir kez daha düşünmeli. Çünkü oradaki her mezar taşı sessizce aynı şeyi söylüyor: Benim de bir zamanlar senin kadar önemli işlerim vardı. Bir gün bizim telaşlarımız da bitecek; evimiz, makamımız, paramız ve kavgalarımız başkalarına kalacak. Kimimizin başında adı yazılı bir taş olacak, kimimizin belki o da olmayacak. Bu yüzden hayatın kıymetini mezarlıkta öğrenmek için biraz geç değil mi? Belki şükür, sahip olduklarımız çoğaldığında değil; bugün hâlâ sevdiklerimize sarılabiliyor olduğumuzu fark ettiğimizde başlar.
Ekleme Tarihi: 05 Ekim 2026 -Pazartesi

İnsanın Son Adresi

İnsan ne tuhaf varlık… Yaşarken evini beğenmez, işinden yakınır, sofrasını küçümser, arabasını eskimiş bulur; ömrün önemli bir kısmını daha fazlasını istemekle geçirir. Sonra gün gelir, bütün dünyadan kendisine kalan yer birkaç metrekarelik bir toprak olur.

Üstelik hayat herkese onu bile nasip etmez. Bir mezar taşı, üzerinde bir isim, doğum ve ölüm tarihi…

Dışarıdan bakıldığında ne kadar sıradan!

Oysa mezar, insanın dünyadaki son adresidir. Geride kalanlar için de “O artık burada” diyebilecekleri bir yerdir.

Belki insan biraz da bunun için mezara ihtiyaç duyar: Ölümün sonsuz belirsizliğine küçücük bir adres verebilmek için.

Mezarın en büyük tesellisi, ölüyü barındırmasından çok yaşayanlara “yasın coğrafyasını” vermesidir.

Annenizin mezarına gidersiniz; toprağına dokunursunuz.

Babanıza söyleyemediğiniz bir sözü başında söylersiniz.

Kaybettiğiniz çocuğunuzun taşını okşar, eşinizin mezarına bir çiçek bırakırsınız.

Ruhları için Yasin okur, dua edersiniz.

Orada yatan sizi duyuyor mudur, bilmiyoruz; fakat siz konuşursunuz, dualarınızı iletirsiniz.

Çünkü insanın bazen cevaba değil, konuşabileceği bir yere ihtiyacı vardır.

Yaşarken aynı sofraya oturduğumuz, sesinden bazen sıkıldığımız, telefonuna cevap vermeyi ertelediğimiz insanın bir gün mezar taşındaki adına bakabilmek bile nimet hâline gelir.

İşte insanın şükürsüzlüğü biraz da burada acıtır: Yanımızdayken kıymetini bilmediğimiz insanın, öldüğünde bir mezarı olsun da gidip başında ağlayalım isteriz.

Ama bazı ailelere bu kadarı bile nasip olmaz.

Koca Yusuf'un naaşı Atlas Okyanusu'ndan çıkarılamadı.

Titanic'te yüzlerce insan denizin derinliklerinde kaldı.

TCG Atılay ve TCG Dumlupınar'da hayatını kaybeden denizcilerin bir kısmı için Çanakkale'nin suları son istirahatgâhına dönüştü.

Depremlerde enkaz altında kalanlar, sellerde sürüklenenler, savaşlarda kaybolanlar, uçak ve gemi kazalarında naaşlarına ulaşılamayanlar…

Onların yakınlarının gidebileceği bir mezar taşı bile yoktur.

İnsan o zaman anlıyor: Bazen bir mezarın olması bile şükredilecek bir şeydir. Çünkü mezar acıyı ortadan kaldırmaz ama acıya gidilebilecek bir adres verir.

Büyük felaketler ve salgınlar bize bunu defalarca hatırlattı.

6 Şubat depremlerinde bir sabah ev diye girilen binalar saniyeler içinde enkaza dönüştü; Bozkurt selinde insanlar suyla birlikte sürüklendi ve kayıplardan bazılarına ulaşılamadı. Pandemi günlerinde ise dünyanın dört yanında insanlar alıştıkları biçimde vedalaşamadıkları ölümler yaşadı.

Savaşlarda tablo daha da ağırdır: Bir anne yıllarca oğlunun kapıdan girmesini bekleyebilir; bir çocuk babasının öldüğünü bilir ama nerede yattığını bilemez.

Biz ise çoğu sabah aynı yatakta uyanıyor, sevdiğimiz insanların sesini duyuyor, sofraya oturuyor ve bütün bunları hayatın bize borcuymuş gibi kabul ediyoruz.

Belki şükürsüzlüğümüzün en büyük nedeni de budur: Her gün tekrar eden nimetleri, hiç bitmeyeceklermiş gibi sıradanlaştırıyoruz.

Bir mezarlığın kapısından çıkarken insan hayata biraz daha yumuşak bakmalı belki. Daha az kavga etmeli, daha kolay affetmeli, annesini biraz daha sık aramalı, babası konuşurken telefonuna daha az bakmalı, çocuğuna “Sonra oynarız” demeden önce bir kez daha düşünmeli.

Çünkü oradaki her mezar taşı sessizce aynı şeyi söylüyor: Benim de bir zamanlar senin kadar önemli işlerim vardı.

Bir gün bizim telaşlarımız da bitecek; evimiz, makamımız, paramız ve kavgalarımız başkalarına kalacak.

Kimimizin başında adı yazılı bir taş olacak, kimimizin belki o da olmayacak.

Bu yüzden hayatın kıymetini mezarlıkta öğrenmek için biraz geç değil mi?

Belki şükür, sahip olduklarımız çoğaldığında değil; bugün hâlâ sevdiklerimize sarılabiliyor olduğumuzu fark ettiğimizde başlar.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve birebirhaber.net sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.