Milli Eğitim Bakanlığında öğretmenlik yaptım. Sonra biraz bürokrasi. Sonra akademik hayat. Çeyrek asırdan fazla süren akademik hayattan kor ateş olarak elimde kalan sorular var:
Sana verilen hayatı yaşadın mı?
Gece gündüz yükselmek için çalışırken hayatı neden ıskaladın?
Her nefeste “gelimli gidimli” bir dünyada olduğunu neden dikkate almadın?
Ne bu hırs? Derdin ne? Nereye koşuyorsun?
Ve tüm bu sorular, akademik koşuşturmaca ile hırs ilişkisi üzerine düşünmeyi gerektirdi.
Başlarken…
Akademisyen doktorasını tamamlar.
Yıllarca çalışmıştır. Tez yazmış, makale hazırlamış, jüri karşısında ter dökmüş, düzeltmeler yapmış, geceler boyu bilgisayar ekranına bakmıştır.
Sonunda doktor olur.
Mutludur. Ama insan mutluluğa çabuk alışır.
Bir süre sonra içinden küçük bir ses yükselir: “Doçent olmam lazım.” Ve doçent olur.
Bir süre sonra aynı ses yeniden konuşur: “Profesörlük ne zaman?” Profesör de olur.
İnsan artık hırsın sona ereceğini düşünür.
Sonuçta akademik unvan merdiveninin tepesine çıkmıştır.
Fakat hırs etrafına bakar ve şaşkınlıkla sorar: “Eee… Daha yukarıda ne var?”
Vardır elbette.
Bölüm başkanlığı vardır.
Dekan yardımcılığı vardır.
Dekanlık vardır.
Rektör yardımcılığı vardır.
Ve uzakta, sislerin arasında akademik hırsın Everest'i görünür: Rektörlük.
Demek ki profesörlük son değilmiş. Yeni oyun daha yeni başlıyormuş.
Üniversitenin temel amacı bilgi üretmektir. Akademisyenin asıl meselesi soru sormak, araştırmak, öğretmek, eleştirmek ve bilinenin sınırlarını genişletmektir.
Bu nedenle üniversitede sorulması gereken temel soru “Bir sonraki makamım ne olacak?” değil, “Bir sonraki sorum ne olacak?” olmalıdır.
Fakat akademik hayat bazen bilginin peşinde koşulan bir yolculuk olmaktan çıkarak unvanların ve makamların toplandığı bir sadakat kartına dönüşebilir.
Profesörlük yetmez. Bölüm başkanlığı gerekir.
O da yetmez. Dekanlık gerekir.
Sonra insan zihninin bir köşesinde masum görünen bir düşünce belirir: “Acaba rektörlük?”
Başlangıçta ihtimaldir. Sonra hedef olur. Hedef projeye dönüşür. Proje ise zamanla hayatın tamamını işgal edebilir.
İşte tehlike tam burada başlar. Çünkü bir makam insanın zihninde vazgeçilmez hâle geldiğinde insan o makama ulaşabilmek için aslında vazgeçmemesi gereken şeylerden vazgeçmeye başlayabilir.
Hele bir de rektörlük ateşine tutulursa!
Rektör olmayı kafasına koyan akademisyen artık yalnızca bilimsel yayınları takip etmez. Başka şeyleri de takip etmeye başlayabilir. Mesela, kim kiminle görüşüyor?
Böylece laboratuvarda hipotez kurmaya alışmış bilim insanı, bu defa koridorlarda strateji kurmaya başlayabilir.
Bir süre sonra meslektaşlar iki gruba ayrılır: “Bizimkiler” ve “diğerleri.”
Eleştiren akademisyen artık eleştirel düşüncenin temsilcisi değildir; “problemli”dir.
İtiraz eden bağımsız değildir; “uyumsuz”dur.
Rakip olan liyakatsizdir.
Destekleyen ise şaşırtıcı biçimde son derece kıymetli bir bilim insanıdır. Hatta bazen akademik liyakatin ölçülmesinde yeni ve son derece pratik bir kriter keşfedilir: Bizi destekliyor mu?
Destekliyorsa CV'nin eksikleri pek görünmez. Desteklemiyorsa H-indeksi bile insanı kurtarmayabilir.
Hırs hafızayı da etkiler.
Makam hırsının ilginç yan etkilerinden biri hafıza üzerindedir. İnsan dün savunduğunu bugün unutabilir.
Dün eleştirdiği uygulamayı bugün savunabilir.
Dün “Üniversitelerde liyakat şarttır” diyen kişi bugün “Şartları da dikkate almak lazım” diyebilir.
Dün torpile karşı çıkan kişi bugün yaptığı atamayı “Kurumsal ihtiyaç” diye açıklayabilir.
Dün akademik özgürlüğü savunan kişi, koltuğa yaklaştıkça eleştiriden rahatsız olmaya başlayabilir.
Çünkü hırsın güçlü olduğu yerde hafızanın biraz zayıflaması oldukça kullanışlıdır. İnsan geçmişini hatırlamazsa bugünkü çelişkileriyle daha rahat yaşayabilir.
Asıl tehlike bireysel hırsın kurumsal kültüre dönüşmesidir.
Üniversitede akademisyenler bilimsel üretimlerinden çok yönetime yakınlıklarıyla değerlendirilmeye başlanırsa, kurumun pusulası değişir. Soru sormak yerine susmak ödüllendirilir. Eleştirmek yerine alkışlamak güvenli hâle gelir. Bağımsız düşünmek risk, uyum göstermek meziyet sayılır.
Böyle bir ortamda üniversite yavaş yavaş bilim üreten kurum olmaktan çıkar ve makam üreten fabrikaya dönüşür.
Oysa üniversitenin ihtiyacı daha çok koltuk değil, daha çok düşüncedir.
Daha fazla unvan değil, daha fazla soru.
Daha fazla itaat değil, daha fazla özgür akıl.
Çünkü üniversiteyi üniversite yapan rektörlük binasının ihtişamı değil, içerideki düşüncenin özgürlüğüdür.
Sonunda ne oluyor?
Diyelim ki bütün stratejiler işe yaradı. Rakipler bertaraf edildi. Gerekli ilişkiler kuruldu. Gerekli insanlar ikna edildi. Ve sonunda o çok arzulanan koltuğa oturuldu.
Peki sonra?
İnsan birkaç yıl rektörlük yapar. Sonra görev biter. Kapının üzerindeki isim değişir.
Makam aracı başka birini almaya başlar. Sekreter başka birisine “Sayın Rektörüm” der.
Dün insan ayağa kalktığında ayağa kalkanlar bugün yeni yönetici için ayağa kalkarlar.
Hayat şaşırtıcı derecede hızlı biçimde normale döner.
İşte makam hırsının insana söylemediği gerçek budur: Makamlar kalıcı, makam sahipleri geçicidir.
Bu nedenle akademisyenin asıl mirası oturduğu koltuk değil; yetiştirdiği öğrenciler, ürettiği bilgi, savunduğu ilkeler ve arkasında bıraktığı akademik kültürdür.
Bir profesörün büyüklüğü kaç yıl yöneticilik yaptığıyla değil, makam sahibi değilken de ne kadar saygı gördüğüyle anlaşılır.
Belki de akademide sorulması gereken soru şudur:
Kaç makale yazdın?
Kaç öğrenci yetiştirdin?
Kaç insanın önünü açtın?
Kaç genç akademisyeni destekledin?
Kaç haksızlığa karşı çıktın?
Ve en önemlisi: Bir makam uğruna kaç ilkeni kaybettin?
Çünkü akademisyenin çıkabileceği en yüksek makam rektörlük değildir. Daha zor ulaşılan bir makam vardır: İyi bir bilim insanı ve iyi bir insan olmak.
Rektörlük birkaç yıl sürer. Profesörlük emekliliğe kadar sürebilir.
Ama insanın bıraktığı isim çok daha uzun yaşar.
Bu yüzden akademisyenin asıl meselesi zirveye çıkmak değil, zirveye çıkarken kim olarak kaldığıdır.
Çünkü günün sonunda cübbe çıkarılır, makam bırakılır, kartvizit değişir.
Ve geriye tek bir soru kalır: Değer miydi?