Aynı kıbleye yönelen ülkeler neden birbirlerini tehdit olarak görüyor?
Kardeşlik çağrıları neden savaş hesaplarını değiştirmiyor?
İslam dünyasının siyasi tercihlerine, kendi savunduğu ilkeler üzerinden bakmanın zamanı geldi.
Bir zirve daha yapılıyor. Liderler el sıkışıyor, aile fotoğrafı çekiliyor, bildirilerde birlik ve dayanışma vurgulanıyor. Ardından herkes başkentine dönüyor. Krizlerin ortasında kalan insanların sorusu ise değişmiyor: Hani Müslümanlar kardeşti!
Bu sitemin muhatabı yalnızca birbirine uzak duran toplumlar değil. Kardeşlik söylemini tekrarlarken birbirini rakip, hatta tehdit olarak gören yönetimler de bu soruya cevap vermek zorunda.
Gazze, Yemen ve Müslüman nüfuslu ülkeler arasındaki gerilimler, söylenenlerle yapılanlar arasındaki mesafeyi görünür kılıyor.
İslam İşbirliği Teşkilatı’nın 57 üyesi var. Ancak bu sayı, aynı hedeflere sahip 57 hükümet veya tek bir siyasi irade anlamına gelmiyor.
Devletlerin rejimleri, güvenlik kaygıları, ekonomik ilişkileri ve dış politika öncelikleri farklı. Bir toplumun Müslüman olması da onu yönetenlerin her kararını dinî bakımdan doğru yapmıyor.
Bu ayrımı gözetmek gerekiyor. Aksi hâlde hükümetlerin yanlışlarını bütün bir halka veya doğrudan dine yüklemek kolaylaşıyor. Oysa siyasi kararların sorumluluğu, onları alan ve uygulayan aktörlerde aranmalı.
Kur’an’da “Müminler ancak kardeştirler” deniliyor (Hucurât, 49/10). Hemen önceki ayet ise iki mümin grubun çatışabileceğini ele alıyor; aralarının düzeltilmesini, haksızlığa yönelen tarafın durdurulmasını ve adaletin sağlanmasını istiyor.
Kardeşlik, çatışmanın hiç olmayacağına ilişkin bir garanti değil; çatışma karşısında yerine getirilmesi gereken sorumluluk.
Hz. Peygamber’in zulmeden kardeşe yardımın onu zulümden alıkoymak olduğunu açıklayan hadisi de aynı ölçüyü veriyor (Buhârî, 2444).
Bir yönetimi sırf Müslüman veya müttefik olduğu için koşulsuz desteklemek, bu anlayışla bağdaşmıyor. Gerektiğinde kendi tarafının haksızlığına karşı çıkabilmek de kardeşliğin içinde.
Yakın tarihin örnekleri ortada.
Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak, 1990’da Kuveyt’i işgal etti. Ortak dinî kimlik saldırıyı önlemedi. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi işgali kınadı ve Irak’ın koşulsuz çekilmesini istedi. Saldırganla saldırıya uğrayanı aynı kimlik altında eşitlemek, yaşanan haksızlığı ortadan kaldırmıyordu.
2017’de Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Mısır Katar’la ilişkilerini kesti. Katar, kendisine yöneltilen terörizme destek ve bölgesel istikrarsızlık suçlamalarını reddetti. 2021’de El-Ula zirvesinde ise yeniden dayanışma görüntüleri verildi; Muhammed bin Selman, Katar Emiri’ni karşıladı. Bu yıllar arasında din değişmemişti. Değişen, siyasi hesaplar ve tercihlerdi.
İran ile Suudi Arabistan da uzun rekabetin ardından, 2023’te Çin’in aracılığıyla diplomatik ilişkileri yeniden kurma konusunda anlaştı. Bu gelişme, güvenin ortak inançla kendiliğinden oluşmadığını; müzakere ve somut taahhütler gerektirdiğini gösteriyordu. Aynı zamanda düşmanlığın kalıcı bir kader olmadığını da hatırlatıyordu.
Müslüman olmayan ülkelerle iş birliğini sırf din farkı nedeniyle ihanet saymak ise başka bir kolaycılık. Mümtehine suresinin 8. ayeti, Müslümanlarla savaşmayan ve onları yurtlarından çıkarmayanlarla iyi ilişkileri ve adaleti yasaklamıyor. Bir ittifakın değeri, ortağın kimliği kadar iş birliğinin neye hizmet ettiğiyle değerlendirilmelidir.
Gazze konusunda da ortak tepki, ortak politikaya bütünüyle dönüşmedi.
Reuters’ın Kasım 2023 tarihli değerlendirmesine göre İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi, Riyad’daki Arap-İslam zirvesinde İsrail’e geniş yaptırımlar uygulanmasını istedi; ancak uzlaşma sağlanamadı. Türkiye ise Mayıs 2024’te İsrail’le ticareti durdurma kararı açıkladı. Tepkinin biçimi ve üstlenilen maliyet ülkeden ülkeye farklılaştı.
Devletler sınır güvenliğini, ekonomilerini ve dış ilişkilerini hesaplıyor. Yönetimler kendi devamlarını da düşünüyor. Birinin müttefik saydığı aktörü diğeri tehdit olarak görebiliyor. Bunlar ayrışmayı açıklayabilir. Fakat siyasi açıklama ile ahlaki mazeret aynı şey değil. Hiçbir çıkar hesabı, sivillerin acısını önemsizleştiremez.
Üstelik birlikte hareket etmek, mutlaka birlikte savaşa girmek demek değil. İnsani yardımın önünü açmak, arabuluculuk yapmak, hukuki girişimleri desteklemek ve sivilleri koruyacak ortak tedbirler almak da dayanışma. Barışı savunan birliğin başarısı, savaşa katılan ülke sayısıyla ölçülemez.
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasındaki Mekke Ortak Savunma Anlaşması da bu ölçüyle değerlendirilmelidir.
Dışişleri Bakanlığının Ağustos 2026 açıklaması, iş birliğinin kurumsallaştırılmasını ve sekretarya kurulmasını duyurdu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 12 Ekim’de anlaşmanın onay için Meclise gönderileceğini açıkladı. Hakan Fidan ise anlaşmanın savunma niteliğini vurguladı.
Kardeşlik varsa neden anlaşma gerekiyor?
Çünkü ahlaki bağlılık, kriz anında kimin ne yapacağını tek başına düzenlemiyor. Yardımın şartları, karar alma biçimi ve sorumlulukların paylaşımı için kurumlara ihtiyaç var. Fakat üç ülkenin ittifakı, bütün İslam dünyasının birliği değil. Mekke’nin adını taşıması da anlaşmayı kendiliğinden adil kılmaz.
Gerçek sınav, müttefiklerden biri haksız davrandığında verilecek.
Kendi içindeki yanlışı durdurabilen, sivilleri koruyan ve barışçı çözümü destekleyen bir ittifak, kardeşliğe yaklaşır.
Sadece kendi çıkarlarını koruyan bir birlik ise dinî sembollerin taşıdığı beklentiyi karşılayamaz.
İslam kardeşliğini, zirvelerin aile fotoğraflarından önce kararların sonuçlarında aramalıyız.
Liderlerin birbirlerine “kardeşim” demesi kolay. Zor olan, çıkarlar çatıştığında da kardeşliğin gerektirdiği adaleti koruyabilmek.