Bir toplumda yoksulluk çok uzun sürdüğünde yalnızca ekonomik değildir. Kültürel bir anlam kazanır. Düşünme ve sorgulama yoksunluğu da burada başlar.
“Kaderimiz bu.”
“Allah böyle takdir etmiş.”
“Bizim payımıza bu düşmüş.”
“Düzen böyle.”
Elbette kader kavramının teolojik anlamı bundan çok daha karmaşıktır. Ancak politik kültürde kader söylemi, zaman zaman insan eliyle kurulmuş eşitsizliklerin doğallaştırılmasına hizmet edebilir.
İşte burada çok kritik bir ayrım gerekir:
Deprem doğa olayıdır. Ama denetimsiz bina yapmak siyasal tercihtir.
Kuraklık doğal olabilir. Ama su kaynaklarını kötü yönetmek idari tercihtir.
Ekonomik kriz bazı dış koşullardan etkilenebilir. Ama kaynakların nasıl dağıtıldığı politik tercihtir.
Bütün sonuçları “kader” diyerek açıklamak, insanın sorumluluğunu görünmez kılabilir.
İnsan eliyle kurulmuş düzenleri kader ilan etmek, siyaseti metafiziğin arkasına saklamaktır.
Psikolojide öğrenilmiş çaresizlik, insanın tekrar tekrar başarısızlık veya kontrolsüzlük yaşadıktan sonra değiştirebileceği durumlarda bile girişimde bulunmaktan vazgeçmesini açıklayan güçlü bir kavramdır.
Siyasette bunun karşılığı çok açıktır:
“Kim gelirse gelsin aynı.”
“Hiçbir şey değişmez.”
“Oy vermenin anlamı yok.”
“Şikâyet etsen ne olacak?”
“Mahkemeye gitsen sonuç çıkmaz.”
“Sendikaya üye olsan işten atılırsın.”
Bu cümleler yalnızca umutsuzluk belirtisi değildir.
Politik pasifliğin psikolojik altyapısını kurar.
Günlük hayatta, hayatta kalma mücadelesinin bireyin sömürü mekanizmalarını sorgulayacak zihinsel ve fiziksel enerjisini tüketebilir.
Sürekli geçim derdi yaşayan insanın politik teori okumaya zamanı yoktur.
Kirasını nasıl ödeyeceğini düşünen kişinin yapısal eşitsizlikleri analiz edecek zihinsel alanı daralır.
Bu nedenle yoksulluk yalnızca cebin boşluğu değildir. Zihinsel özgürlüğün de daralmasıdır.
Yoksulluk çoğu zaman yönetimlerin çözmek istediği bir sosyal problem olarak sunulur.
Ama yoksulluğun politik bir işlevi de olabilir.
Ekonomik olarak bağımlı birey daha kırılgan hâle gelir.
İşini kaybetmekten korkar.
Sosyal yardımını kaybetmekten korkar.
Belediyeyle sorun yaşamaktan korkar.
Patronuyla ters düşmekten korkar.
Bu korkular bireyin politik davranışını da şekillendirebilir.
İnsan sadece özgür olduğu için konuşmaz.
Konuşmanın bedelini ödeyebileceğine inandığı için konuşur.
Bu nedenle ekonomik bağımsızlık ile siyasal özgürlük birbirinden tamamen ayrı değildir.
Karnı aç insana “Düşüncelerini özgürce ifade et” demek, bazen teorik olarak doğru ama sosyolojik olarak yetersizdir.
Çünkü özgürlük yalnızca hukukta değil, yaşam koşullarında da var olmalıdır.
Acı ve yoksunluk uzun süre devam ettiğinde normalleşir.
İnsan şaşırtıcı ölçüde uyum sağlayabilen bir varlıktır.
Bu biyolojik olarak avantajdır. Politik olarak ise tehlikelidir. Çünkü insan kötü koşullara da alışabilir.
İlk kez gördüğünde öfkelendiği adaletsizliği onuncu kez gördüğünde yalnızca omuz silkerek karşılayabilir.
İlk kez duyduğunda skandal saydığı haberi yüzüncü kez duyduğunda “Yine mi?” deyip geçebilir.
Bu süreçte sistem değişmez. İnsan değişir.
Ve bir süre sonra anormallik o kadar sıradan hâle gelir ki, normal olan tuhaf görünmeye başlar.
Liyakatin olmadığı toplumda liyakat idealistlik sayılır.
Torpilin yaygın olduğu yerde torpil kullanmamak saflık sayılır.
Yalanın rutin olduğu siyasette doğru söyleyen beceriksiz kabul edilebilir.
Çürümenin son aşaması budur: Ahlaksızlığın şaşırtıcı olmaktan çıkması.