Prof. Dr. Mehmet ŞAHİN
Köşe Yazarı
Prof. Dr. Mehmet ŞAHİN
 

Ben, Amerika'da iken...

Bazı toplumlar vardır; kendi kültürlerinde doğmuş bir kavrama büyük bir güvenle sarılırlar. Bazı toplumlar ise kendi kavramlarını kapının önüne bırakıp komşunun kavramını eve buyur ederler. Sonra da misafir olarak gelen kavram, zamanla evin tapusunu ister. Bizim hikâyemiz biraz buna benziyor. Kendi kültürümüz içinde kök salmış, tarihimiz boyunca anlam kazanmış kavramları kullanmak yerine, başka kültürlerde doğmuş ve başka toplumların tarihsel tecrübeleri içinde şekillenmiş kavramları daha "modern", daha "bilimsel", daha "entelektüel" ve hatta daha "saygın" kabul etmeye başladık. Üstelik bunu yalnızca kelime değiştirerek yapmadık. Zihnimizin mobilyalarını da değiştirdik. Eskiden evimizde "akıl", "hikmet", "irfan", "adalet", "ahlak", "emanet" ve "mesuliyet" vardı. Sonra bir gün kapı çaldı. "Kim o?" "Modernite." Modernite içeri girdi. Ardından pragmatizm geldi. Sonra realizm, idealizm, pozitivizm, rasyonalizm, kapitalizm, liberalizm derken evde oturacak sandalye kalmadı. Ev sahibi ise hâlâ ayakta durup: "Acaba ben nereye oturacağım?" diye düşünmeye başladı. Bu mesele yalnızca dil meselesi değildir. Aynı zamanda bir zihniyet, kültür ve siyaset meselesidir. Başka kültürlerde anlam kazanan kavramların üstünlük göstergesi hâline getirilmesi yalnızca bireysel bir tercih değil, zaman içinde siyasî ve psikolojik bir zemine de dönüşebilmektedir. Üniversitenin koridorlarında dolaşan bir akademisyen var: Profesör Kaplan. Profesör Kaplan, Amerika'da doktora yapmıştır. Türkiye'ye döndüğünde artık o eski “Kaplan” değildir. Artık o "Ben, Amerika'da iken..." diye konuşmaya başlamaktadır. Toplantıda birisi: "Hocam, bu konuda ne düşünüyorsunuz?" diye sorar. Profesör Kaplan, gözlüğünü düzeltir: "Well..." Salonda herkes susar. Çünkü "well" kelimesinden sonra gelecek cümlenin çok önemli olduğu düşünülmektedir. Profesör Kaplan devam eder: "As you know..." Kimse bir şey bilmiyordur ama herkes başını sallar. İşte mesele tam da burada başlar. Bir düşüncenin değeri, düşüncenin kendisinden çok hangi coğrafyadan geldiğiyle ölçülmeye başlarsa orada entelektüel bir aşağılık kompleksi oluşmaya başlar. Amerika'da söylenince bilimsel olan bir cümle, Konya'da söylenince neden "yerel" olmaktadır? Oxford'da söylenince "felsefe", bizim köy kahvesinde söylenince neden "laf"? Bir düşüncenin pasaportu mu vardır? Platon'un Atina'da doğmuş olması onun fikirlerini değerli kılabilir; fakat fikirlerin değerini Atina'nın posta kodu belirlememelidir. Medeniyetin ölçüsü nerede başlar? Modernleşme tarihimiz boyunca "muasır medeniyet seviyesine ulaşmak" önemli bir hedef olarak ortaya konuldu. Burada problem modernleşme arzusunda değildir. Problem, modernliği taklit ile özdeşleştirmekte başlar. Çünkü medeniyet, başkasının elbisesini giymek değildir. Medeniyet, başkasının elbisesinin neden güzel olduğunu anlayabilmektir. Hatta daha da önemlisi, gerektiğinde kendi elbiseni neden giydiğini açıklayabilmektir. Taklitçi toplumun trajedisi şudur: Başkasına benzeyerek gelişeceğini zanneder; fakat sonunda kendisine benzeme yeteneğini kaybeder. Tarihte bunun birçok örneği vardır. Roma, Yunan kültüründen büyük ölçüde etkilendi. Fakat Romalılar, Yunanlıların heykellerini kopyalamakla yetinmediler; onları kendi siyasî ve hukukî dünyaları içinde yeniden yorumladılar. Osmanlı da farklı medeniyetlerle ilişki kurdu. Fakat aldığı unsurları kendi tarihsel tecrübesiyle yeniden biçimlendirdi. Japonya, modernleşme sürecinde Batı'dan teknoloji ve kurumlar aldı; fakat "Japon olmak"tan vazgeçmedi. Demek ki mesele dışarıdan almak değildir. Mesele, aldığın şeyin seni yönetmesine izin verip vermemendir.
Ekleme Tarihi: 23 Ağustos 2026 -Pazar

Ben, Amerika'da iken...

Bazı toplumlar vardır; kendi kültürlerinde doğmuş bir kavrama büyük bir güvenle sarılırlar. Bazı toplumlar ise kendi kavramlarını kapının önüne bırakıp komşunun kavramını eve buyur ederler. Sonra da misafir olarak gelen kavram, zamanla evin tapusunu ister.

Bizim hikâyemiz biraz buna benziyor.

Kendi kültürümüz içinde kök salmış, tarihimiz boyunca anlam kazanmış kavramları kullanmak yerine, başka kültürlerde doğmuş ve başka toplumların tarihsel tecrübeleri içinde şekillenmiş kavramları daha "modern", daha "bilimsel", daha "entelektüel" ve hatta daha "saygın" kabul etmeye başladık.

Üstelik bunu yalnızca kelime değiştirerek yapmadık. Zihnimizin mobilyalarını da değiştirdik.

Eskiden evimizde "akıl", "hikmet", "irfan", "adalet", "ahlak", "emanet" ve "mesuliyet" vardı. Sonra bir gün kapı çaldı.

"Kim o?"

"Modernite."

Modernite içeri girdi. Ardından pragmatizm geldi. Sonra realizm, idealizm, pozitivizm, rasyonalizm, kapitalizm, liberalizm derken evde oturacak sandalye kalmadı.

Ev sahibi ise hâlâ ayakta durup: "Acaba ben nereye oturacağım?" diye düşünmeye başladı.

Bu mesele yalnızca dil meselesi değildir. Aynı zamanda bir zihniyet, kültür ve siyaset meselesidir.

Başka kültürlerde anlam kazanan kavramların üstünlük göstergesi hâline getirilmesi yalnızca bireysel bir tercih değil, zaman içinde siyasî ve psikolojik bir zemine de dönüşebilmektedir.

Üniversitenin koridorlarında dolaşan bir akademisyen var: Profesör Kaplan.

Profesör Kaplan, Amerika'da doktora yapmıştır. Türkiye'ye döndüğünde artık o eski “Kaplan” değildir.

Artık o "Ben, Amerika'da iken..." diye konuşmaya başlamaktadır.

Toplantıda birisi: "Hocam, bu konuda ne düşünüyorsunuz?" diye sorar.

Profesör Kaplan, gözlüğünü düzeltir: "Well..."

Salonda herkes susar.

Çünkü "well" kelimesinden sonra gelecek cümlenin çok önemli olduğu düşünülmektedir.

Profesör Kaplan devam eder: "As you know..."

Kimse bir şey bilmiyordur ama herkes başını sallar.

İşte mesele tam da burada başlar.

Bir düşüncenin değeri, düşüncenin kendisinden çok hangi coğrafyadan geldiğiyle ölçülmeye başlarsa orada entelektüel bir aşağılık kompleksi oluşmaya başlar.

Amerika'da söylenince bilimsel olan bir cümle, Konya'da söylenince neden "yerel" olmaktadır?

Oxford'da söylenince "felsefe", bizim köy kahvesinde söylenince neden "laf"?

Bir düşüncenin pasaportu mu vardır?

Platon'un Atina'da doğmuş olması onun fikirlerini değerli kılabilir; fakat fikirlerin değerini Atina'nın posta kodu belirlememelidir.

Medeniyetin ölçüsü nerede başlar?

Modernleşme tarihimiz boyunca "muasır medeniyet seviyesine ulaşmak" önemli bir hedef olarak ortaya konuldu.

Burada problem modernleşme arzusunda değildir. Problem, modernliği taklit ile özdeşleştirmekte başlar.

Çünkü medeniyet, başkasının elbisesini giymek değildir.

Medeniyet, başkasının elbisesinin neden güzel olduğunu anlayabilmektir.

Hatta daha da önemlisi, gerektiğinde kendi elbiseni neden giydiğini açıklayabilmektir.

Taklitçi toplumun trajedisi şudur: Başkasına benzeyerek gelişeceğini zanneder; fakat sonunda kendisine benzeme yeteneğini kaybeder.

Tarihte bunun birçok örneği vardır.

Roma, Yunan kültüründen büyük ölçüde etkilendi. Fakat Romalılar, Yunanlıların heykellerini kopyalamakla yetinmediler; onları kendi siyasî ve hukukî dünyaları içinde yeniden yorumladılar.

Osmanlı da farklı medeniyetlerle ilişki kurdu. Fakat aldığı unsurları kendi tarihsel tecrübesiyle yeniden biçimlendirdi.

Japonya, modernleşme sürecinde Batı'dan teknoloji ve kurumlar aldı; fakat "Japon olmak"tan vazgeçmedi.

Demek ki mesele dışarıdan almak değildir. Mesele, aldığın şeyin seni yönetmesine izin verip vermemendir.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve birebirhaber.net sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.