Son zamanlarda kendisini halife ilan edenler, kendisinin Mehdi olduğunu ima edenler, kendisinin gönderilmiş Mesih olduğunu açıkça ilan edenler vs. Ve bütün bunlara inanan ve müntesibi olan binlerce inanmış insan ve çok çeşitli inanç grupları var.
Nasıl oluyor da bu kitleler bu kadar bağımlı müntesip haline geliyorlar?
Kur'an-ı Kerim'de sıkça tekrarlanan "niçin akletmiyorsunuz" (afelâ ta'kılûn) ifadesi, insanın aklını kullanarak hakikati bulmasını, evreni ve hayatı sorgulamasını isteyen ilahi bir uyarı iken bu buyruk neden gözardı ediliyor?
Türkiye’de resmi veya gayri resmi din eğitimi, bireyin kendi aklıyla hakikati arama çabası olmaktan ziyade, artık kimin hangi cübbeyi giyeceğinin, hangi sakal modelini benimseyeceğinin belirlendiği bir “kimlik atölyesi”ne dönüştü. Bugün din, akademik bir disiplin olmaktan çok, “modacı-alimlerin” elinde bir hamur gibi evrilip çevriliyor.
Sakalın Uzunluğu, Takkenin Rengi mi, Aklın Derinliği mi?
Her cemaat, İslam’ın tek ve mutlak temsilcisi olduğunu iddia ederek kendi “standartlarını” dayatıyor. Bir grupta sakalın çene altına tam bir tutam inmesi “sünnet” kabul edilip kutsallaştırılırken, diğerinde saçın belirli bir tarzda taranması veya belirli bir renkte takke giyilmesi aidiyetin şartı oluyor. Bu durum, İslam’ın evrensel ilkelerini, yerel ve lider merkezli bir “kostüm tasarımına” indirgemekten başka bir şey değil.
Akıl Tutulması ve Zihinsel Mühürleme
Bu yapıların en büyük başarısı, müntesiplerinin eleştirel düşünme yetisini “hürmet” şalı altında felç etmektir. Liderin ağzından çıkan her cümle, tefsirlerin üzerinde mutlak bir “ilahi buyruk” gibi algılanıyor. İnsanlar, akıllarını adeta bir vestiyere bırakıp içeri giriyorlar. Bu “zihinsel uyuşturucu”, bireyi sadece liderin duymak istediği şeyleri söyleyen bir papağana dönüştürüyor.
“İtaat et, rahat et” mottosu, bu grupların temel taşıdır. Liderleri tarafından “Aklını kullanma, çünkü senin aklın sınırlıdır, benimki ise ilahi bir nurla aydınlanmıştır” şeklinde özetlenebilecek bir telkinle, birey kendi iradesinden tamamen vazgeçirilmektedir.
Masanın Altındaki Görünmez Eller
Günümüzde İslam dünyasında, sakalının uzunluğuyla, takkenin rengiyle değil, masanın altındaki gizli ajandasıyla nam salmış birçok “karizmatik” figür var. Bu kişiler, dini kavramları birer “büyü” gibi kullanarak, aslında uluslararası istihbarat servislerinin, küresel finans odaklarının veya siyasi güç merkezlerinin ekmeğine yağ sürecek planları “İlahi emir” gibi pazarlıyorlar.
Örnek olarak, 15 Temmuz süreci öncesi ve sonrası Türkiye’de dinin nasıl bir “istihbarat aparatı” olarak kullanıldığını hatırlayalım. Kendini “Hoca efendi” diye tanıtan figürlerin, aslında başka devletlerin jeopolitik çıkarları için nasıl kitleleri manipüle ettiğini, himmet, hizmet, tedbir gibi dini terimleri kullanarak nasıl bir “devlet içinde devlet” kurmaya çalıştığını gördük. Bu “stratejik dindarlar”, bugün de benzer yöntemlerle, dindar kitlelerin duygularını kullanarak aslında finansal ve siyasi rantlarını maksimize ediyorlar.
Bir bakıyorsunuz, dün “barış” ve “diyalog” diyenler, bugün bir finansal desteğin hatırına, tüm söylemlerini 180 derece değiştirebiliyor. Bu kişiler için din, sadece erişilmesi hedeflenen güç merkezlerine giden yolda kullanılan bir “kullan-at” aracıdır.
Aklın İstilasına Karşı Durmak
Din eğitimi, insanı özgürleştirmeli; ancak bugün Türkiye’de belirli gruplar tarafından sunulan model, insanı “sistemin bir dişlisi” yapmaya odaklı.
Hakiki dindarlık, sakalın şekliyle, takkenin rengiyle değil, aklın sorgulama cesaretiyle, kalble, vicdanla, merhametle, adaletle ölçülür. Aklını kiraya veren, başkalarının ajandasında bir “figüran” olmaya mahkûmdur.