Akademik dünyaya baktığımızda, herkesin aynı başlangıç çizgisinden yarışa başladığını sanmak, hayatın kendisine yapılmış küçük ama oldukça ciddi bir haksızlıktır. Çünkü akademide de tıpkı hayatta olduğu gibi şanslı doğanlar, imkânlı büyüyenler ve bütün bunlara rağmen yolunu kendi elleriyle açmak zorunda kalanlar vardır.
Bir akademisyen var… Süleyman Hoca.
Süleyman Hoca, yabancı dil sınavlarında istediği başarıyı bir türlü yakalayamıyor. Sosyal çevresinin zayıf olduğunu düşünüyor. Akademik ve bürokratik ilişkiler ağının yeterince güçlü olmadığından yakınıyor. Etrafında kendisine kapı açabilecek güçlü insanlar, kurumlar veya etkili dostluklar bulunmuyor. Dolayısıyla akademik hayatta yalnızca bilgisiyle, emeğiyle ve sabrıyla ilerlemeye çalışıyor.
Bir başka akademisyen var… Berk Hoca.
Berk Hoca, elit bir ailede doğmuş. Çocukluğundan itibaren iyi okullarda okumuş. Yabancı dil öğrenmesi için özel dersler almış. Yurtdışına gitme fırsatı bulmuş. Üniversite çevrelerinde büyümüş. Ailesinin sosyal çevresi geniş. Ekonomik sıkıntı nedir, burs başvurusu nasıl yapılır, ay sonunu nasıl getireceğim endişesi nedir pek bilmemiş. Kısacası hayat ona daha yarış başlamadan birkaç tur avans vermiş.
Şimdi bu iki akademisyeni aynı terazide tartıp “Neden sen de onun kadar başarılı değilsin?” diye sormak ne kadar adildir?
Bu, biraz da tarlada saban süren bir köylü çocuğuna, “Neden sen de yarış arabasıyla gelen adam kadar hızlı değilsin?” demeye benzer.
Çünkü akademik başarı yalnızca zekâ, çalışma ve bilgi meselesi değildir. Bunların yanında görünmeyen başka sermayeler de vardır: aile sermayesi, ekonomik sermaye, kültürel sermaye, sosyal sermaye ve hatta bazen yalnızca doğru zamanda doğru yerde bulunma şansı.
Pierre Bourdieu'nün sermaye kavramları burada oldukça anlamlıdır. İnsanların sahip oldukları başlangıç sermayeleri aynı değildir. Kimi insan hayata cebinde kitaplarla başlar, kimi insan ise cebine koyacak kalem bulmakta zorlanır.
Birinin çocukluğunda piyano kursu vardır; diğerinin çocukluğunda tarla.
Birinin yaz tatili yurtdışında geçer; diğerinin yaz tatili tarlada traktörün üzerinde.
Birinin babası akademisyenlerle, bürokratlarla ve iş insanlarıyla aynı masada oturur; diğerinin babası akşam eve geldiğinde “Bu ay elektrik faturasını nasıl ödeyeceğiz?” diye düşünür.
Birinin çocukluğu kütüphaneler arasında geçer; diğerinin çocukluğu ahır ile tarla arasında.
Sonra ikisi üniversiteye gelir.
Ve sistem ikisine aynı soruyu sorar: “Haydi bakalım, yarışın!”
İşte asıl komedi burada başlar.
Çünkü biri yarışa spor ayakkabıyla gelmiştir, diğeri ayağında köyden getirdiği lastik ayakkabıyla…
Fakat yarışın sonunda jüri yalnızca kronometreye bakar.
Kimse “Sen bu yarışa nereden başladın?” diye sormaz.
Oysa akademik hayatta başarının hikâyesini anlamak için yalnızca varış noktasına değil, başlangıç çizgisine de bakmak gerekir.
Köyden gelen akademisyeni düşünelim.
Ailesi kıt kanaat imkânlarla onu okutmuştur. Belki devlet bursu almıştır. Belki yatılı okulda okumuştur. Belki arkadaşları tatilde denize giderken o tarlada çalışmış, hayvanlara bakmış, ailesine yardım etmiştir. Üniversiteye geldiğinde yalnızca derslerle değil, hayatın kendisiyle de mücadele etmek zorunda kalmıştır.
Daha sonra akademisyen olur.
Fakat geçmişi peşini bırakmaz.
Çünkü akademik dünya yalnızca bilimsel bilgi üretmez; aynı zamanda sosyal ilişkiler, kültürel kodlar ve görünmez ayrıcalıklar da üretir.
Bir konferansta nasıl konuşulacağını bilmek…
Kiminle nasıl ilişki kurulacağını bilmek…
Hangi kapının hangi anahtarla açıldığını bilmek…
Hangi akademik çevrede nasıl davranılacağını bilmek…
Bunların tamamı kitaplarda yazmaz.
Bazen akademik başarının en önemli kitabı, ailenin oturma odasında yıllar önce okunmuş olur.
İşte bu nedenle iki akademisyeni yalnızca diplomaları, yayın sayıları, yabancı dil puanları veya akademik unvanları üzerinden karşılaştırmak yanıltıcıdır.
Çünkü aynı sonuca ulaşan iki insan, aynı yoldan gelmemiş olabilir.
Hatta bazen aynı yere ulaşmış iki insanın hikâyeleri arasında uçurum vardır.
Biri asansörle çıkmıştır.
Diğeri merdivenleri tek tek tırmanmıştır.
Bir başkası ise merdivenlerin olmadığı duvara tırmanarak çıkmıştır.
Sonra üçünün fotoğrafı çekilir ve altına “Başarılı akademisyenler” yazılır.
Hayat bazen gerçekten de mizah duygusunu fazla geliştirmiş bir filozof gibidir.
Ancak burada başka bir tehlike daha vardır: İmkânsızlıkları romantikleştirmek.
Yoksulluktan gelmiş olmak otomatik olarak başarı getirmez. Elit bir aileden gelmek de otomatik olarak başarısızlık anlamına gelmez. Zenginlik cehaletin, yoksulluk ise erdemin garantisi değildir.
Mesele zengin ile fakiri, köylü ile kentliyi, elit ile sıradanı birbirine karşı kutsamak değildir.
Asıl mesele başlangıç koşullarının farklı olduğunu kabul etmektir.
Çünkü adalet, herkese aynı ayakkabıyı dağıtmak değildir.
Birinin ayağı 36 numara, diğerinin 45 numara ise ikisine de aynı ayakkabıyı vermek eşitlik olabilir; fakat adalet olmayabilir.
Akademide de durum böyledir.
Bir akademisyene “Neden onun kadar başarılı olamadın?” diye sormadan önce belki de şu soruyu sormak gerekir: “Sen yarışa başladığında onun sahip olduğu imkânların hangilerine sahiptin?”
İşte o zaman başarı kavramına daha dürüst bakabiliriz.
Çünkü akademik hayat yalnızca “Ne yaptın?” sorusundan ibaret değildir.
Başka sorular da sorulmalı.
“Nereden geldin?”
“Nelerden vazgeçtin?”
“Hangi imkânlara sahip değildin?”
“Kaç kapıyı tek başına açmak zorunda kaldın?”
Belki de akademinin en büyük yanılgılarından biri, herkesin aynı başlangıç noktasında olduğunu varsayarak yalnızca bitiş çizgisindeki sıralamaya bakmasıdır.
Oysa bazen bir insanın başarısını anlamak için diplomasına değil, arkasında bıraktığı yola bakmak gerekir.
Çünkü bazı insanlar başarıya ulaşırken yalnızca rakipleriyle yarışmaz.
Kendi geçmişleriyle, ekonomik imkânsızlıklarla, sosyal dezavantajlarla, özgüven eksikliğiyle ve çoğu zaman görünmez duvarlarla da mücadele ederler.
Bu nedenle akademik dünyada başarıyı değerlendirirken yalnızca “Kim daha önde?” diye sormak yerine, biraz da “Kim, nereden başlayarak buraya kadar geldi?” diye sormak gerekir.
Belki de gerçek başarı, herkesten daha hızlı koşmak değil; yarışa senden çok daha geride başladığın halde yine de finiş çizgisine ulaşabilmektir.
Ve hayatın en ironik tarafı şudur: Bazıları başarı merdiveninin basamaklarını hazır bulur.
Bazıları ise önce merdiveni kendisi yapmak zorunda kalır.
Sonra ikisi de aynı çatıya çıkar.
Ve aşağıdan bakanlar “İkisi de aynı yere ulaşmış.” der.
Oysa biri yalnızca merdiveni çıkmıştır. Diğeri ise önce merdiveni inşa etmiş, sonra çıkmıştır.
Aradaki fark tam da burada gizlidir.
Akademide de başlangıç sermayeleri belirleyicidir.