Bir haberi okur okumaz hükmümüzü veriyoruz. Haberin ayrıntılarını henüz bilmiyoruz ama kime kızacağımızdan eminiz. Birkaç dakika sonra aynı olayı başka bir ekranda görüyor, bu kez kendi kanaatimizin başkaları tarafından da doğrulandığını düşünüyoruz.
Oysa karşılaştığımız şey yeni bir kanıt değil, ilk hükmümüzün tekrarı olabilir. Zihnimizin bu kadar hızlı çalışmasıyla övünürken, düşünmeye gerçekten başlayıp başlamadığımızı pek sormuyoruz.
“Ben böyle düşünüyorum” cümlesi insana güven verir. Kendi aklımızın evinde oturduğumuzu, kapıyı kime açacağımıza kendimizin karar verdiğini hissettirir. Fakat o evin duvarlarını kim örmüştür?
Çocuklukta duyduğumuz sözlerin, okulda öğrendiğimiz kabullerin, ait olduğumuz çevrenin ve her gün baktığımız ekranların içeride hiç payı yok mudur?
İnsan düşüncelerini boşlukta kurmaz. Asıl mesele, başkalarından etkilenmekten utanmak değil, bu etkiyi fark edebilmektir.
Bir fikri ailemizden öğrenmiş olmamız onu yanlış yapmaz. Çok kişinin savunması da doğru olduğunu kanıtlamaz. Düşüncenin değeri, sahibinin kimliğinden önce gerekçesinde aranmalıdır.
Ne var ki gündelik hayatta çoğu zaman bunun tersini yaparız. Sevdiğimiz birinin zayıf iddiasını anlayışla karşılar, sevmediğimiz birinin sağlam itirazını niyet okuyarak savuştururuz. Böylece aklımız hakikati arayan bir yol arkadaşı olmaktan uzaklaşır; önceden seçtiğimiz tarafın avukatlığına soyunur.
Bunun en kolay sınavı, başkasında kınadığımız davranışın kendi çevremizde ortaya çıkmasıdır.
Dün kabul edilemez dediğimiz bir haksızlığa bugün gerekçe bulabiliyor muyuz?
Başkasının ayrıcalığına öfkelenirken kendi yakınımızın ayrıcalığını anlayışla karşılıyor muyuz?
Bu soruların cevabı can sıkıcı olabilir. Fakat düşünmenin insana sağladığı en değerli imkânlardan biri, kendisi hakkında anlattığı rahat hikâyeyi bozabilmesidir. Her tartışmadan haklı çıkmak, zihinsel bağımsızlığın güvenilir bir göstergesi sayılmaz.
İktidar meselesi de tam burada başlar. Yönetmek, yalnızca karar almak ve yasak koymak değildir.
Bir meselenin hangi kelimelerle konuşulacağını belirlemek de güç kullanmanın yollarından biridir.
Bir itiraz daha dinlenmeden “uyumsuzluk”, bir talep incelenmeden “nankörlük” diye adlandırıldığında tartışmanın alanı daralır.
İnsanlar bazen susturuldukları için susar; bazen de soracakları sorunun meşru olmadığına inandırıldıkları için. İkinci durumda sessizlik, dışarıdan bakıldığında rıza gibi görünebilir.
Bu yüzden özgürlük yalnızca konuşabilmekle ölçülemez. Konuşurken hangi hazır kalıpların içinde kaldığımızı da hesaba katmak gerekir.
Her gün yüzlerce görüşe ulaşmak, kendi hükmümüzü kurduğumuz anlamına gelmez. Ekranların sunduğu hız, karşılaştığımız iddialar üzerinde durmaya fırsat bırakmayabilir.
Bir cümleyi paylaşmadan önce kaynağına bakmak, bir yorumu benimsemeden önce karşı gerekçeyi okumak, kimi zaman bütün gün konuşmaktan daha fazla düşünsel emek ister.
Okulun görevi burada daha ciddi bir anlam kazanır. Öğrenciye bilgi vermek elbette gereklidir; insan bilmediği bir konuda sağlıklı muhakeme kurmakta zorlanır. Fakat bilgi, sorgulamaya kapatıldığında öğrenme eksik kalır.
“Bu neden doğru?” diye soran çocuğun sorusunu dersin akışına engel sayan bir anlayış, merakı zamanla uslu bir sessizliğe dönüştürebilir.
Eleştirel düşünceyi her şeye karşı çıkmakla karıştırdığımızda başka bir çıkmaza gireriz. Sürekli kuşkulanmak, kanıtlar arasında ayrım yapamıyorsak bizi özgürleştirmez. Kendi görüşümüzü de başkasının görüşünü de aynı ölçüyle tartmak gerekir.
Bazen bunun sonucu itiraz etmek, bazen öğrenmek, bazen de uzun süredir savunduğumuz bir kanaatten vazgeçmektir. Fikir değiştirmek her zaman zayıflık değildir; yeterli gerekçeyle yapıldığında aklın çalıştığını gösterir.
Üstelik herkesin açıkça itiraz etmesinin bedeli aynı değildir. İşini, geçimini veya güvenliğini kaybetmekten korkan insana yalnızca cesaret öğütlemek kolaydır.
Düşünce özgürlüğü, bireyin karakterine bırakılmayacak kadar ortak bir meseledir.
Sorunun cezalandırılmadığı, eleştirinin kişisel düşmanlık sayılmadığı ve farklı görüşün dinlenebildiği bir ekosistem oluşturmak çok mu zor?
Yine de insanın kendi içinde yapabileceği küçük bir başlangıç vardır: Çok emin olduğu bir hükmün önünde durup onu hangi gerekçeyle taşıdığını sormak.
Cevap yalnızca “Biz hep böyle düşünürüz” ise düşüncenin yolculuğu henüz tamamlanmamıştır. Kendi aklımıza sahip çıkmak, aklımızdan geçen her şeyi savunmak değildir.