Veli, küçük bir esnaftı. Sabah dükkânının kepengini besmeleyle açar, akşam kasasında ne varsa ona şükrederek evine dönerdi.
Günlük kazanır, günlük yerdi; kazancı az olduğunda sofranın bereketinden söz eder, işler iyi gittiğinde ihtiyacı olan bir komşusunu hatırlardı.
Mahalleli onu sever, sözüne güvenirdi. Bir müşteri fazla para verdiğinde arkasından seslenir, sattığı malın kusuru varsa daha pazarlık başlamadan söylerdi.
Terazide birkaç gram eksik gelmesini bile içine sindiremezdi.
Veresiye defterinde borcu birikenler vardı; fakat onların adını başka müşterilerin yanında anmaz, ödeme yapamadıkları için yüzlerini kızartmazdı.
Bazen eli daralan bir aileye götürdüğü erzağın parasını deftere hiç yazmaz, sorulduğunda “Sonra bakarız” deyip konuyu kapatırdı.
Namazında niyazında bir mümindi.
İş verdiği kişinin ücretini geciktirmemeye, komşusunun kapısını mallarıyla kapatmamaya, insanların ardından konuşup itibarlarını zedelememeye dikkat ederdi. Kul hakkının yalnızca para almakla yenmediğini; bir insanın emeğini, zamanını ve onurunu incitmenin de hesap gerektirdiğini bilirdi.
Büyük bir serveti yoktu ama mahallede kıymetli bir karşılığı vardı: İnsanlar ondan alışveriş yaparken hesaplarını yeniden kontrol etmez, bir söz verdiğinde yerine getireceğine inanırdı.
Ne olduysa Veli siyasete adım atar atmaz oldu.
Önce konuşması değişti.
“Mahalleye hizmet edeceğiz, insanların derdini çözeceğiz” diyerek çıktığı yolda, kısa sürede “Dengeleri gözetmek lazım” demeye başladı.
Eskiden yanlış bulduğu bir işe açıkça itiraz ederken artık önce odadakilerin yüzüne bakıyor, sonra konuşuyordu.
Bir yöneticinin yanında savunduğu görüşü, daha güçlü bir yöneticinin yanında kolayca terk edebiliyordu. Buna da “Siyaseti öğrenmek” diyordu. Oysa öğrendiği, hangi düşüncenin doğru olduğundan çok, hangi düşüncenin sahibinin daha güçlü olduğuydu.
Bir zamanlar terazisini dikkatle ayarlayan Veli, şimdi sözlerini karşısındakinin makamına göre tartıyordu. Dün eleştirdiği uygulamayı bugün alkışlıyor, nedenini soranlara “Sen büyük resmi göremiyorsun” diye karşılık veriyordu. Büyük resimde her nasılsa Veli’nin yeri büyüyor, ilkeleri küçülüyordu.
İmkânları genişledikçe çevresi de değişti. Dükkânında çay içtiği eski dostlarını giderek daha seyrek aradı. Zor günlerinde yanında olanlar telefon ettiğinde “Toplantıdayım” cevabı aldı; nüfuzlu birinden gelen aramayı ise yemek masasından kalkarak yanıtladı.
Eski arkadaşları vakit bulunamayan insanlara, yeni tanıştığı güçlü kişiler mutlaka vakit ayrılması gereken insanlara dönüşmüştü.
Mahallede kendisine adıyla seslenenleri yadırgamaya başladı; “Başkanım” hitabına ise çabuk alıştı.
Eskiden sandalye çekip oturduğu sofralara artık randevuyla uğruyordu. Çayını içtiği kahvehanenin önünden koyu camlı bir araçla geçerken başını öte yana çeviriyor, sonra bir konuşmasında “Ben halkın içinden geldim” diyordu. Halkın içinden gelmişti; fakat yeniden arasına girmek giderek zorlaşıyordu.
Asıl değişim, para ve yetki gündeme geldiğinde belirginleşti.
Bir zamanlar yanlışlıkla aldığı birkaç kuruşun hesabını yapan Veli, tanıdık birinin işini öne almayı “Yardımcı olmak”, hak etmeyen birini göreve getirmeyi “Güvenilir kadro kurmak”, kendisine sağlanan ayrıcalığı ise “Bu kadar emeğin karşılığı” diye açıklıyordu.
Kuyrukta bekleyen insanların hakkı, önüne gelen dosyanın arkasında görünmez olmuştu. Eskiden bir işçinin ücretini geciktirmekten çekinirken şimdi aylarca sonuç bekleyen insanların karşısında rahatça “Prosedür böyle” diyebiliyordu.
Namazını bırakmamıştı; fakat namazdan sonra verdiği kararlarla eskisi kadar hesaplaşmıyordu. Kul hakkı konuşmalarında sıkça yer alıyor, uygulamalarında giderek daha az yer buluyordu.
Veli’nin kıblesindeki değişim, seccadesinin yönünden anlaşılmıyordu; bir çıkarla karşılaştığında hangi değerinden vazgeçebildiğinden anlaşılıyordu.
Sonra rüzgâr döndü. Veli’yi siyasete taşıyan kişinin etkisi azaldığında, ona duyduğu bağlılık da hızla zayıfladı.
Dün övgüyle anlattığı kararları bugün eleştiriyor, yeni güç odağının karşısında eski yakınlığını küçültmeye çalışıyordu. “Ben zaten o zaman da karşıydım” derken eski fotoğrafların hâlâ ortalıkta olduğunu unutuyordu.
Yeni çevresinde yer edinmek için eski dostlarının kusurlarını anlatmaya başladı. Onu dinleyenler ise kendi geleceklerini düşünüyordu: Başkasının zor gününü böylesine kolay kullanan biri, yarın kendilerine ne yapardı?
Veli’nin çevresi kalabalıktı ama kimse onun yanında ne kadar güvende olduğunu bilmiyordu. Bir zamanlar dükkânında kendiliğinden oluşan samimiyeti, şimdi en pahalı sofralarda bile bulamıyordu.
Veli’nin değişimi, her gün biraz daha kolay verdiği tavizlerle yerleşti.
Önce küçük bir haksızlığa sustu, sonra bir ayrıcalığı kabul etti, ardından eski bir dostunu görmezden geldi.
Her adım için makul görünen bir açıklama buldu. Böylece davranışlarına yön veren ilkeler, davranışlarını haklı göstermek için kullandığı sözlere dönüştü.
Eskiden insanlar Veli’nin sözüne güvenerek alışveriş yapardı; şimdi sözünü duyduklarında önce kimin yanında durduğuna bakıyorlardı.
Makamı büyümüş, geliri artmış, kartviziti gösterişli hâle gelmişti. Fakat mahallede bir zamanlar yalnızca adıyla kazandığı güveni, artık bütün unvanlarını sıralayarak bile elde edemiyordu.
Dükkânının eski komşusu, onun adını duyduğunda bunu tek cümleyle anlatıyordu: “Eskiden Veli’ye hesabı sormazdık; şimdi söylediği her şeyi bir daha soruyoruz.”