Prof. Dr. Mehmet ŞAHİN
Köşe Yazarı
Prof. Dr. Mehmet ŞAHİN
 

Eğitimde soru sormanın zorluğu

Bir sınıfta soru sormak teşvik edilebilir; asıl sınav, öğrencinin sorusu beklenen cevabın dışına çıktığında başlar. Üniversitede de araştırmacıdan yenilik istenir; fakat bulguları güçlü bir kurumun veya yerleşik bir politikanın karşısına çıktığında aynı heyecan korunur mu? Eğitimin gerçek niteliği, programlara yazılan hedeflerle birlikte bu anlarda ortaya çıkar. Türkiye’de ve Müslüman çoğunluklu ülkelerde eğitim meselesini yalnızca sınav sonuçları, okul binaları ve diploma sayıları üzerinden tartışmak bu yüzden eksik kalıyor. Okul, toplumdaki güç ilişkilerinin dışında değildir. Öğrencinin söz hakkı, öğretmenin karar süreçlerine katılımı ve akademisyenin çalışma güvencesi, sınıfta öğretilenler kadar belirleyicidir. Türkiye’de eğitimin en önemli çelişkilerinden biri, farklı başlangıç koşullarının aynı başarı söylemi içinde eritilmesidir. Sessiz bir odası, düzenli beslenme imkânı ve özel ders desteği bulunan çocukla kalabalık bir evde yaşayan çocuk aynı sınava girebilir; fakat aynı fırsatlara sahip değildir. PISA 2022’de Türkiye’nin sosyoekonomik açıdan en avantajlı ve en dezavantajlı öğrenci grupları arasında matematikte 82 puanlık fark bulunması, bu ilişkinin ölçülebilir bir göstergesidir. Farkın OECD ortalamasından düşük olması ve Türkiye’nin bazı alanlarda ilerleme kaydetmesi de tablonun parçasıdır. Yine de başarıyı yalnızca çalışkanlıkla, başarısızlığı yalnızca gayretsizlikle açıklayamayız. Kamusal eğitimin görevi, öğrencileri yarıştırmadan önce aralarındaki imkân farkını azaltmaktır. Aksi halde sistemin gideremediği eşitsizlik, çocuğun kişisel kusuru gibi sunulur. Müfredat tartışmalarında ise çoğu zaman hangi değerlerin öğretileceğine yoğunlaşılıyor; bu değerlerin kurumun davranışında karşılık bulup bulmadığı geri planda kalıyor. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin resmî çerçevesinde “erdem-değer-eylem” ilişkisi öne çıkarılıyor. Bunun eğitimdeki karşılığı, ancak uygulamayla değerlendirilebilir. Adalet anlatılan okulda öğrencinin itirazı dinlenmiyorsa, sorumluluk öğretilirken yönetici kararlarını açıklamıyorsa çocuk iki ayrı ders alır: Kitaptaki ilkeyi ve hayattaki istisnayı. Dinî veya millî değerlerin varlığı tek başına sorun değildir; sorun, bu değerlerin belirli bir siyasi yorumu sorgulanamaz hale getirmek için kullanılmasıdır. Aynı ölçüt, seküler bir yaklaşımın farklı kimlikleri dışlamasına karşı da geçerlidir. Eğitim, öğrencinin aidiyetini seçmesini bekleyen bir sadakat sınavına dönüşmemelidir. Üniversitelerde bu gerilim; yönetici belirleme, kadro dağıtma ve araştırma kaynaklarına erişim süreçlerinde görünür hale gelir. Özerklik, üniversitelerin denetlenmemesi anlamına gelmez; kamu kaynağı, bilimsel etik ve kadro kararları hesap vermeye açık olmalıdır. Ancak denetim siyasi yakınlığın ölçümüne dönüşürse bilimsel cesaret aşınır. Genç araştırmacının yöntem hatasını, asistan hekimin hasta güvenliği kaygısını veya öğrencinin haksız değerlendirmeyi dile getiremediği yerde kurum yalnızca özgürlüğünü değil, kendi hatasını düzeltme yeteneğini de kaybeder. Müslüman çoğunluklu ülkelerde tek bir eğitim manzarası yok. Katar’daki Education City ve Suudi Arabistan’daki KAUST, uluslararası işbirliğiyle araştırma kapasitesi oluşturma çabalarının örnekleri. Ancak parlak bir kampüsün varlığı, ülke genelindeki fırsat eşitliğini veya akademik özgürlüğü tek başına kanıtlamaz; üretilen kapasitenin diğer kurumlara ve topluma nasıl yayıldığı da sorulmalıdır. Afganistan’da ise mesele çok daha temel bir hak ihlalidir: UNICEF’in Ağustos 2026 açıklamasına göre 2021’den bu yana 2,6 milyondan fazla kız çocuğu ortaöğretimden mahrum bırakılmıştır. Taliban’ın bu politikasını bütün Müslüman toplumlara genellemek yanlış olduğu gibi, dinî gerekçelerle eleştiri dışında bırakmak da kabul edilemez. Bir yönetimin meşruiyet iddiası, çocukların eğitim hakkından daha değerli değildir. Eğitimde bağımsızlık, uluslararası bilime kapanmakla veya yalnızca yerli kurumların sayısını artırmakla sağlanmaz. Öğretmenin mesleki yargısına güvenmek, öğrencinin ekonomik engellerini azaltmak, akademik emeği adil değerlendirmek ve araştırmacının bulgusunu baskı görmeden açıklamasını güvence altına almak gerekir. Siyasi iktidarlar eğitimi kendi geleceklerini sağlamlaştırmanın aracı olarak gördüklerinde toplumun geleceğini daraltırlar. Üniversiteler de itibarlarını yalnızca sıralamalarla korumaya çalışıp içerideki adaletsizlikleri görmezden geldiklerinde aynı daralmaya ortak olur. Öğrenciden geleceği değiştirmesini beklerken bugünü sorgulamamasını istemek, ona yerine getirilmesi imkânsız bir görev vermektir. Bir eğitim sisteminin cesareti, öğrencilerine verdiği cevaplar kadar onlardan duymaya hazır olduğu sorularda da görülür.
Ekleme Tarihi: 28 Ekim 2026 -Çarşamba

Eğitimde soru sormanın zorluğu

Bir sınıfta soru sormak teşvik edilebilir; asıl sınav, öğrencinin sorusu beklenen cevabın dışına çıktığında başlar.

Üniversitede de araştırmacıdan yenilik istenir; fakat bulguları güçlü bir kurumun veya yerleşik bir politikanın karşısına çıktığında aynı heyecan korunur mu?

Eğitimin gerçek niteliği, programlara yazılan hedeflerle birlikte bu anlarda ortaya çıkar. Türkiye’de ve Müslüman çoğunluklu ülkelerde eğitim meselesini yalnızca sınav sonuçları, okul binaları ve diploma sayıları üzerinden tartışmak bu yüzden eksik kalıyor.

Okul, toplumdaki güç ilişkilerinin dışında değildir. Öğrencinin söz hakkı, öğretmenin karar süreçlerine katılımı ve akademisyenin çalışma güvencesi, sınıfta öğretilenler kadar belirleyicidir.

Türkiye’de eğitimin en önemli çelişkilerinden biri, farklı başlangıç koşullarının aynı başarı söylemi içinde eritilmesidir.

Sessiz bir odası, düzenli beslenme imkânı ve özel ders desteği bulunan çocukla kalabalık bir evde yaşayan çocuk aynı sınava girebilir; fakat aynı fırsatlara sahip değildir.

PISA 2022’de Türkiye’nin sosyoekonomik açıdan en avantajlı ve en dezavantajlı öğrenci grupları arasında matematikte 82 puanlık fark bulunması, bu ilişkinin ölçülebilir bir göstergesidir. Farkın OECD ortalamasından düşük olması ve Türkiye’nin bazı alanlarda ilerleme kaydetmesi de tablonun parçasıdır.

Yine de başarıyı yalnızca çalışkanlıkla, başarısızlığı yalnızca gayretsizlikle açıklayamayız. Kamusal eğitimin görevi, öğrencileri yarıştırmadan önce aralarındaki imkân farkını azaltmaktır. Aksi halde sistemin gideremediği eşitsizlik, çocuğun kişisel kusuru gibi sunulur.

Müfredat tartışmalarında ise çoğu zaman hangi değerlerin öğretileceğine yoğunlaşılıyor; bu değerlerin kurumun davranışında karşılık bulup bulmadığı geri planda kalıyor.

Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin resmî çerçevesinde “erdem-değer-eylem” ilişkisi öne çıkarılıyor. Bunun eğitimdeki karşılığı, ancak uygulamayla değerlendirilebilir.

Adalet anlatılan okulda öğrencinin itirazı dinlenmiyorsa, sorumluluk öğretilirken yönetici kararlarını açıklamıyorsa çocuk iki ayrı ders alır: Kitaptaki ilkeyi ve hayattaki istisnayı.

Dinî veya millî değerlerin varlığı tek başına sorun değildir; sorun, bu değerlerin belirli bir siyasi yorumu sorgulanamaz hale getirmek için kullanılmasıdır.

Aynı ölçüt, seküler bir yaklaşımın farklı kimlikleri dışlamasına karşı da geçerlidir. Eğitim, öğrencinin aidiyetini seçmesini bekleyen bir sadakat sınavına dönüşmemelidir.

Üniversitelerde bu gerilim; yönetici belirleme, kadro dağıtma ve araştırma kaynaklarına erişim süreçlerinde görünür hale gelir.

Özerklik, üniversitelerin denetlenmemesi anlamına gelmez; kamu kaynağı, bilimsel etik ve kadro kararları hesap vermeye açık olmalıdır. Ancak denetim siyasi yakınlığın ölçümüne dönüşürse bilimsel cesaret aşınır.

Genç araştırmacının yöntem hatasını, asistan hekimin hasta güvenliği kaygısını veya öğrencinin haksız değerlendirmeyi dile getiremediği yerde kurum yalnızca özgürlüğünü değil, kendi hatasını düzeltme yeteneğini de kaybeder.

Müslüman çoğunluklu ülkelerde tek bir eğitim manzarası yok.

Katar’daki Education City ve Suudi Arabistan’daki KAUST, uluslararası işbirliğiyle araştırma kapasitesi oluşturma çabalarının örnekleri.

Ancak parlak bir kampüsün varlığı, ülke genelindeki fırsat eşitliğini veya akademik özgürlüğü tek başına kanıtlamaz; üretilen kapasitenin diğer kurumlara ve topluma nasıl yayıldığı da sorulmalıdır.

Afganistan’da ise mesele çok daha temel bir hak ihlalidir: UNICEF’in Ağustos 2026 açıklamasına göre 2021’den bu yana 2,6 milyondan fazla kız çocuğu ortaöğretimden mahrum bırakılmıştır. Taliban’ın bu politikasını bütün Müslüman toplumlara genellemek yanlış olduğu gibi, dinî gerekçelerle eleştiri dışında bırakmak da kabul edilemez. Bir yönetimin meşruiyet iddiası, çocukların eğitim hakkından daha değerli değildir.

Eğitimde bağımsızlık, uluslararası bilime kapanmakla veya yalnızca yerli kurumların sayısını artırmakla sağlanmaz.

Öğretmenin mesleki yargısına güvenmek, öğrencinin ekonomik engellerini azaltmak, akademik emeği adil değerlendirmek ve araştırmacının bulgusunu baskı görmeden açıklamasını güvence altına almak gerekir.

Siyasi iktidarlar eğitimi kendi geleceklerini sağlamlaştırmanın aracı olarak gördüklerinde toplumun geleceğini daraltırlar.

Üniversiteler de itibarlarını yalnızca sıralamalarla korumaya çalışıp içerideki adaletsizlikleri görmezden geldiklerinde aynı daralmaya ortak olur.

Öğrenciden geleceği değiştirmesini beklerken bugünü sorgulamamasını istemek, ona yerine getirilmesi imkânsız bir görev vermektir. Bir eğitim sisteminin cesareti, öğrencilerine verdiği cevaplar kadar onlardan duymaya hazır olduğu sorularda da görülür.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve birebirhaber.net sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.