Eskiden telefon yanıbaşımızda olurdu, arayan olduğu zaman zil çalardı veya birini aradığımız zaman da karşı tarafın çalan zile cevap vermesini beklerdik. Karşılıklı konuşma yüz yüze olmasa da sesli bir iletişim olurdu.
Sabahtan akşama kadar veya akşamdan sabaha kadar parmaklarımızla oynayıp durmazdık telefonla. Üstelik ekranı falan da yoktu, kaydırma da yoktu parmaklama da. Telefon modeli yarışması da yoktu. Dahası telefon, tüketim yarışmasında bir araç da değildi. Öyle zırt pırt farklı markaların yeni modelleri de çıkıp durmazdı. Biz de en yeni modeli, en popüler markayı almakla imtiyazlı ve prestijli görmezdik kendimizi.
Şimdi telefonu yanıbaşımızdan aldık, cebimize koyduk. Ön cep veya arka cep fark etmez. Bir şekilde kendi bedenimize iyice yaklaştırdık. Bizim bir parçamız haline geldi. Çoğu zaman da elimizde tutmayı tercih ettik. Onu kaybetmekten, onsuz kalmaktan o kadar korkar hale geldik ki onsuz yatamaz bile olduk. Sürekli yüzüne baktık, sürekli parmaklarımızla kurcaladık durduk. Oyuncak desek oyuncak değil, canlı desek o da değil, şeytan desek o da değil, melek hiç değil.
Elimizde taşıdığımız, cebimize yerleştirdiğimiz bu alet artık tartışma konusu haline geldi. Kim kimi yönetiyor? Kim kimin emrinde? Kim kimin kölesi?
Hangi mekânda olursak olalım, ister camide ister okulda isterse de ofiste fark etmiyor. Bedenimizin bulunduğu yerde ruhumuzun da olduğunu söyleyemeyiz. Ruhumuz, zihnimiz telefonun bizi yönlendirdiği başka bir dünyada sörf yapıyor olabilir.
Bedenimiz ile ruhumuzu ayıran ve ayrı yerlerde bulunduran bu alet tuhaf işler yapıyor. Düşünün bir dost sohbetindesiniz veya fiziksel olarak yakında ve iletişim halinde olduğunuz insanlar var. Fakat sizin zihniniz ve ruhunuz orada değil. Kim bilir sanal âlemin hangi boyutunda ve köşesinde!
Bu tuhaf alet bizi tuhaf bir âleme sürükleyip gidiyor. O kadar tuhaf ki etkisini ve kapsamını bütünüyle kavrayamıyoruz. Aslında kavramak ve anlamak için çaba da göstermiyoruz. Faydasını ve zararını bile tam olarak bilmiyoruz.
Tuhaf bir gerçeklik ile karşı karşıyayız aslında. Fakat bu tuhaf gerçeklik bizi başka bir dünyaya çekiyor. Sınırlamaların olmadığı, işlerin kolaylaştığı, çabasız ve emeksiz kazanımların bol olduğu, hayal dünyamıza hitap eden bir tuhaf gerçeklik ve tuhaf bir dünya.
Parmaklarımızla oynatabildiğimiz, istediğimiz, arzuladığımız her şeyin bolca var olduğu algısını oluşturmuş ve bizi buna inandırmış bir dünya. Adeta öbür dünya, ikinci dünya ve biz oradaki özgürlükler ve cennette bulunduğu söylenen nimetler bize sunuluyor. Tam bir öbür dünya gerçekliği bu. Henüz dünyada hayatta iken ruhumuzla öbür dünyayı dolaşıp, oradaki nimetleri görüyoruz. Belki bir süre sonra bu tuhaf sanal âlem tüm duyularımıza da cevap verebilir hale getirilecek.
Tuhaf bir zamanda yaşıyoruz ve tuhaf şeyler oluyor. Cennetten hisse satan ruhban sınıfının yaptıklarının benzeri bu tuhaf âlemde. Bu tuhaf sanal âlemden mülk satışları da yapıldı. Cennet varsa bu dünyada olmalı diyen Protestan anlayışın isteği de bu âlemde gerçekleşiyor. Kutsal kitaplarda vadedilen cennet nimetleri bu dünyaya taşınıyor ve bu tuhaf sanal âlemde biz tuhaf insanlara sunuluyor.
Zaten alışmışız gerçek mal yerine yazılı kâğıttaki rakamları kullanarak alışveriş yapmaya. Bu tuhaf sanal âlemde artık kâğıt paraya da gerek yok. Bu âlemin kendine göre kapitali, parası ve alışveriş anlayışı var. Siz sadece parmaklayarak, tuşa dokunarak o sanal dünya için üretilmiş değerler ile alışveriş yapabiliyorsunuz. Kapitalizm de, liberalizm de, serbest piyasa da orada.
Tuhaf zamanlarda tuhaf bir âlemde yaşıyoruz. Bu sanal âlem de kumar da var. Fal okları da var. Şeytanın tüm işleri bu âlemde. Ekran parmaklayarak biz bu sanal âleme taşınan tüm işleri yapıyoruz. Savaşlar da bu âlemde yapılıyor. Ayette geçen hemen hemen herşey bu tuhaf sanal âleme taşınmış zaten: “Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan içki ve kumar yoluyla ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi, Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçtiniz değil mi?”(Maide, 5/90-91).
Velhasıl kelam, elimize verilen bir küçük aletle var olan gerçekliği ve değerlerimizi kaybettik. İçine sürüklendiğimiz bu tuhaf sanal dünyada elde ettiğimiz bilgiden, duyduğumuz sesten, gördüklerimizden, hoşnutluk ve hoşnutsuzluklarımızdan, güzellik ve çirkinliklerden de bir türlü emin olamıyoruz. Bu tuhaf dünyadaki varlığımızın da kendi varlığımız olduğundan da emin değiliz. Aslında bu sanal almde var olduğunu düşündüğümüz şeylerin varlığından da emin değiliz.
İçinde yaşadığımız zaman, düzen ve huzurun olmadığı, kaos ve bilinmezliğin hüküm sürdüğü, eminyet ve istikrarın olmadığı güvenilmez bir zaman dilimi.
Anlaşılan eski bir Çin bedduası şimdiki zamanda gerçekleşti: "ilginç zamanlarda yaşayasın!"