Zeynel BOĞAN
Köşe Yazarı
Zeynel BOĞAN
 

Başörtülü olmak veya İmam Hatip mezunu olmak!

Başörtülü olmak veya İmam Hatip mezunu olmak, ne suçlama gerekçesidir ne de hesap vermekten kaçınmanın dayanağı. Bu kimlikler insana başkalarının üzerinde bir yer kazandırmaz; fakat inanarak taşıdığı değerlerle davranışları arasında tutarlılık kurma sorumluluğunu hatırlatır. Asıl mesele, kimliğin sağladığı itibardan yararlanmak kadar, onun gerektirdiği ahlaki ağırlığı da taşıyabilmektir. Bir başörtülü kadına yöneltilen iddialar bütün başörtülü kadınlara, bir İmam Hatip mezununun yanlışı da bütün imam hatiplilere yüklenemez. Hiç kimse bir topluluğun bütün mensupları adına suçlanamaz. Bununla birlikte kişi, dinî kimliğini özellikle öne çıkararak toplumdan güven istiyorsa, davranışlarının bu güvene uygun olması beklenir. Bu, bir kesimi diğerlerinden daha ahlaklı saymak değil, kişinin kendi sözüyle üstlendiği sorumluluğu hatırlatmaktır. Başörtülü olmak, onu inancının gereği olarak taşıyan bir kadın için yalnızca dış görünüşe ilişkin bir tercih değildir. İbadet bilincinin, mahremiyet anlayışının ve Allah’a karşı sorumluluk duygusunun hayatındaki görünür ifadelerinden biridir. Bu nedenle başörtüsünün manevi ağırlığı, insanın sözünde, kazancında, başkasının hakkına yaklaşımında da hissedilmelidir. İnancını görünür biçimde taşıyan bir insanın, o inancın emanet ve dürüstlük ölçülerini gündelik hayatında gözetmeye çalışması beklenir. Ancak bu beklenti, başörtülü kadınları sürekli kendilerini ispatlamak zorunda bırakan bir toplumsal baskıya veya bir kişinin hatasını milyonlara yükleyen bir yargıya dönüştürülemez. Ben de İmam Hatip mezunuyum. Bu okullarda öğrendiğimiz helal lokma, kul hakkı, emanet ve adalet kavramlarının hayatta karşılığını bulmasını önemsiyorum. İmam Hatip mezunu olmanın ağırlığı, yalnızca bir okulun adını taşımaktan gelmez; öğrenilen dinî ve ahlaki bilgilerin insanın kararlarına yön vermesi gerektiğini bilmekten gelir. Kul hakkını öğrenmiş birinin başkasının hakkına daha dikkatle yaklaşması, emaneti öğrenmiş birinin kendisine verilen yetkiyi daha özenle kullanması gerekir. İmam Hatip diplomasını göstermek kolaydır; zor olan, çıkarla vicdan karşı karşıya geldiğinde öğrenilenlerin arkasında durmaktır. Diploma kimseye peşinen ahlaklılık belgesi vermez. Öğrenilenlerin sorumluluğu mezuniyetle sona ermez; insanın mesleğinde, ticaretinde ve kamu görevinde devam eder. Başörtülü kadınların eğitimde, çalışma hayatında ve kamusal alanda eşit haklara sahip olması, herhangi bir kişinin kusursuz davranmasına bağlı değildir. Yıllarca verilen hak mücadelesinin kazanımları, bir siyasetçi hakkındaki iddialar üzerinden tartışmaya açılamaz. Aynı şekilde İmam Hatip mezunlarının eşit eğitim ve çalışma hakları da herhangi bir mezunun davranışına bağlı tutulamaz. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın başörtüsü ve imam hatipler konusundaki hassasiyeti de bu çerçevede hatırlanmalıdır. Erdoğan, başörtüsü meselesini temel bir insan hakkı ve özgürlük alanı olarak ele almış, bu özgürlüğün anayasal güvenceye kavuşturulmasını savunmuştur. Kendisi de İmam Hatip mezunu olan Erdoğan, bu okullara aidiyetini ve verdiği önemi kamuoyuna açık konuşmalarında dile getirmiştir. Başörtüsü özgürlüğünü ve imam hatiplerin eğitim hayatındaki yerini savunması, her iki konuya siyasi hayatında verdiği önemi göstermektedir. Bu hassasiyetin gereği, kazanılmış hakları korurken bu kimlikler üzerinden ayrıcalık talep edilmesine de karşı çıkmaktır. Erdoğan’ın bu alanlardaki mücadelesine saygı, onun adını hesap vermekten kaçınmanın gerekçesi hâline getirmemeyi gerektirir. Güven isterken başörtüsünü veya imam hatipliğini öne çıkaran birinin, sorular sorulduğunda aynı kimliği eleştirinin önüne koyması kabul edilemez. Başörtüsü de İmam Hatip diploması da makamın, siyasi yakınlığın veya maddi menfaatin koruyucu kalkanı olamaz. Bu kimliklerin itibarından yararlanan kişi, taşıdığı sorumluluğun ağırlığını da kabul etmelidir. Adaletten söz edip kendi çevremizin hesabını sormaktan kaçınırsak, yalnızca kişilere duyulan güveni zedelemeyiz; savunduğumuz değerlerin samimiyetle temsil edildiğine ilişkin inancı da aşındırırız. Değerleri korumanın yolu, onlar adına konuşanların yanlışlarını örtmek değil, herkes için aynı ölçüyü savunmaktır. Fon ve borsa işlemleri çevresindeki tartışmalara da bu ölçüyle yaklaşmalıyız. Fatma Betül Sayan Kaya’nın eylül sonunda AK Parti’deki görevlerinden ayrılması ve eşi İlyas Kaya ile 7 Ekim 2026’da şüpheli sıfatıyla ifade vermesi, siyasi sorumlulukla hukuki incelemenin ayrı süreçler olduğunu gösteriyor. Çiftin özel bilgi veya yönlendirme almadıkları yönündeki savunmaları da değerlendirilmelidir. Şüpheli sıfatıyla ifade vermek mahkûmiyet değildir; iddialar delillerle sınanmalıdır. Fakat görevden ayrılmak da kamuoyunun bütün sorularını kendiliğinden cevaplamaz. İşlemlerin niteliğinin ve varsa çıkar çatışmalarının açıklığa kavuşturulması gerekir. Zenginlik tek başına kusur değildir; meşru ticaretin ve yatırımın kazancını topluca mahkûm edemeyiz. Asıl soru, kazancın nasıl elde edildiğidir. Herkese açık bilgilerle risk almak ile makamın, nüfuzun veya ayrıcalıklı bilginin sağladığı haksız avantajdan yararlanmak aynı şekilde değerlendirilemez. Somut olayda böyle bir avantaj bulunup bulunmadığını ise yüksek getiriye bakarak söyleyemeyiz. İşlem kayıtları ve bilgi akışı incelenmelidir. Hukuki incelemenin yanında ahlaki sorumluluğu da konuşabiliriz; ancak kimsenin kazancını delilsiz biçimde haram ilan edemeyiz. Kul hakkı hassasiyeti, başkasına haksız suçlama yöneltmemeyi de gerektirir. Bu mesele yalnızca kazanç sağlayan kişilerin dosyalarına sıkıştırılamaz. SPK’nın gözetim ve denetim sorumluluğu, portföy yönetim şirketlerinin iç kontrol ve risk yönetimi, saklama kuruluşlarının kontrolleri ve bağımsız denetimin etkinliği de incelenmelidir. Hazine ve Maliye Bakanlığı ile ilgili birimler, kendi görev alanlarında hangi bilgiyi ne zaman aldıklarını ve hangi adımları attıklarını açıklamalıdır. MASAK’ın mali istihbarat görevi, SPK’nın piyasa denetiminden ayrıdır; Borsa İstanbul, Takasbank ve Merkezi Kayıt Kuruluşunun işlemleri ve bilgi paylaşımı da kendi yükümlülükleri çerçevesinde değerlendirilmelidir. İlk uyarı ne zaman geldi, hangi kuruma iletildi, neden o aşamada müdahale edildi? Kamuoyunun bu sorulara tarihli kayıtlarla cevap istemesi meşrudur. Krizden sonra tasfiye ve koordinasyon adımları atılması, kriz öncesindeki denetimin yeterli olduğunu kanıtlamaz. Erken uyarıların gözden kaçması, bildirimlerin bekletilmesi veya tedbirlerin gecikmesi söz konusuysa, sorumluluk açıkça belirlenmelidir. Bir fonun zararı tek başına ihmal kanıtı değildir; fakat denetim eksikliklerini araştırmamak için de gerekçe olamaz. İnceleme, hem işlem yapanların hem denetlemekle yükümlü olanların sorumluluğunu kapsamalıdır. Birkaç kişinin çıkarı veya hatası yüzünden milyonların kimliği ve değerleri yıpranmamalıdır. Bunun yolu gerçeği ortaya çıkarmak, yatırımcıların haklarını korumak ve kimliğine, makamına, siyasi yakınlığına bakmadan herkesten hesap sorabilmektir. Başörtülü olmak veya İmam Hatip mezunu olmak, ayrıcalık istemenin gerekçesi değil, insanın kendi vicdanına yönelteceği bir sorudur: Taşıdığım değerlerin hakkını veriyor muyum? Bu soruya verilecek cevap, kimliğin ne kadar görünür olduğunda değil; hakkın, adaletin ve emanetin ne kadar gözetildiğinde aranmalıdır.
Ekleme Tarihi: 20 Ekim 2026 -Salı

Başörtülü olmak veya İmam Hatip mezunu olmak!

Başörtülü olmak veya İmam Hatip mezunu olmak, ne suçlama gerekçesidir ne de hesap vermekten kaçınmanın dayanağı.

Bu kimlikler insana başkalarının üzerinde bir yer kazandırmaz; fakat inanarak taşıdığı değerlerle davranışları arasında tutarlılık kurma sorumluluğunu hatırlatır. Asıl mesele, kimliğin sağladığı itibardan yararlanmak kadar, onun gerektirdiği ahlaki ağırlığı da taşıyabilmektir.

Bir başörtülü kadına yöneltilen iddialar bütün başörtülü kadınlara, bir İmam Hatip mezununun yanlışı da bütün imam hatiplilere yüklenemez. Hiç kimse bir topluluğun bütün mensupları adına suçlanamaz.

Bununla birlikte kişi, dinî kimliğini özellikle öne çıkararak toplumdan güven istiyorsa, davranışlarının bu güvene uygun olması beklenir. Bu, bir kesimi diğerlerinden daha ahlaklı saymak değil, kişinin kendi sözüyle üstlendiği sorumluluğu hatırlatmaktır.

Başörtülü olmak, onu inancının gereği olarak taşıyan bir kadın için yalnızca dış görünüşe ilişkin bir tercih değildir. İbadet bilincinin, mahremiyet anlayışının ve Allah’a karşı sorumluluk duygusunun hayatındaki görünür ifadelerinden biridir.

Bu nedenle başörtüsünün manevi ağırlığı, insanın sözünde, kazancında, başkasının hakkına yaklaşımında da hissedilmelidir. İnancını görünür biçimde taşıyan bir insanın, o inancın emanet ve dürüstlük ölçülerini gündelik hayatında gözetmeye çalışması beklenir.

Ancak bu beklenti, başörtülü kadınları sürekli kendilerini ispatlamak zorunda bırakan bir toplumsal baskıya veya bir kişinin hatasını milyonlara yükleyen bir yargıya dönüştürülemez.

Ben de İmam Hatip mezunuyum. Bu okullarda öğrendiğimiz helal lokma, kul hakkı, emanet ve adalet kavramlarının hayatta karşılığını bulmasını önemsiyorum.

İmam Hatip mezunu olmanın ağırlığı, yalnızca bir okulun adını taşımaktan gelmez; öğrenilen dinî ve ahlaki bilgilerin insanın kararlarına yön vermesi gerektiğini bilmekten gelir.

Kul hakkını öğrenmiş birinin başkasının hakkına daha dikkatle yaklaşması, emaneti öğrenmiş birinin kendisine verilen yetkiyi daha özenle kullanması gerekir.

İmam Hatip diplomasını göstermek kolaydır; zor olan, çıkarla vicdan karşı karşıya geldiğinde öğrenilenlerin arkasında durmaktır. Diploma kimseye peşinen ahlaklılık belgesi vermez. Öğrenilenlerin sorumluluğu mezuniyetle sona ermez; insanın mesleğinde, ticaretinde ve kamu görevinde devam eder.

Başörtülü kadınların eğitimde, çalışma hayatında ve kamusal alanda eşit haklara sahip olması, herhangi bir kişinin kusursuz davranmasına bağlı değildir. Yıllarca verilen hak mücadelesinin kazanımları, bir siyasetçi hakkındaki iddialar üzerinden tartışmaya açılamaz.

Aynı şekilde İmam Hatip mezunlarının eşit eğitim ve çalışma hakları da herhangi bir mezunun davranışına bağlı tutulamaz.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın başörtüsü ve imam hatipler konusundaki hassasiyeti de bu çerçevede hatırlanmalıdır.

Erdoğan, başörtüsü meselesini temel bir insan hakkı ve özgürlük alanı olarak ele almış, bu özgürlüğün anayasal güvenceye kavuşturulmasını savunmuştur.

Kendisi de İmam Hatip mezunu olan Erdoğan, bu okullara aidiyetini ve verdiği önemi kamuoyuna açık konuşmalarında dile getirmiştir.

Başörtüsü özgürlüğünü ve imam hatiplerin eğitim hayatındaki yerini savunması, her iki konuya siyasi hayatında verdiği önemi göstermektedir.

Bu hassasiyetin gereği, kazanılmış hakları korurken bu kimlikler üzerinden ayrıcalık talep edilmesine de karşı çıkmaktır.

Erdoğan’ın bu alanlardaki mücadelesine saygı, onun adını hesap vermekten kaçınmanın gerekçesi hâline getirmemeyi gerektirir. Güven isterken başörtüsünü veya imam hatipliğini öne çıkaran birinin, sorular sorulduğunda aynı kimliği eleştirinin önüne koyması kabul edilemez.

Başörtüsü de İmam Hatip diploması da makamın, siyasi yakınlığın veya maddi menfaatin koruyucu kalkanı olamaz.

Bu kimliklerin itibarından yararlanan kişi, taşıdığı sorumluluğun ağırlığını da kabul etmelidir.

Adaletten söz edip kendi çevremizin hesabını sormaktan kaçınırsak, yalnızca kişilere duyulan güveni zedelemeyiz; savunduğumuz değerlerin samimiyetle temsil edildiğine ilişkin inancı da aşındırırız.

Değerleri korumanın yolu, onlar adına konuşanların yanlışlarını örtmek değil, herkes için aynı ölçüyü savunmaktır.

Fon ve borsa işlemleri çevresindeki tartışmalara da bu ölçüyle yaklaşmalıyız. Fatma Betül Sayan Kaya’nın eylül sonunda AK Parti’deki görevlerinden ayrılması ve eşi İlyas Kaya ile 7 Ekim 2026’da şüpheli sıfatıyla ifade vermesi, siyasi sorumlulukla hukuki incelemenin ayrı süreçler olduğunu gösteriyor.

Çiftin özel bilgi veya yönlendirme almadıkları yönündeki savunmaları da değerlendirilmelidir.

Şüpheli sıfatıyla ifade vermek mahkûmiyet değildir; iddialar delillerle sınanmalıdır. Fakat görevden ayrılmak da kamuoyunun bütün sorularını kendiliğinden cevaplamaz. İşlemlerin niteliğinin ve varsa çıkar çatışmalarının açıklığa kavuşturulması gerekir.

Zenginlik tek başına kusur değildir; meşru ticaretin ve yatırımın kazancını topluca mahkûm edemeyiz. Asıl soru, kazancın nasıl elde edildiğidir.

Herkese açık bilgilerle risk almak ile makamın, nüfuzun veya ayrıcalıklı bilginin sağladığı haksız avantajdan yararlanmak aynı şekilde değerlendirilemez. Somut olayda böyle bir avantaj bulunup bulunmadığını ise yüksek getiriye bakarak söyleyemeyiz. İşlem kayıtları ve bilgi akışı incelenmelidir.

Hukuki incelemenin yanında ahlaki sorumluluğu da konuşabiliriz; ancak kimsenin kazancını delilsiz biçimde haram ilan edemeyiz. Kul hakkı hassasiyeti, başkasına haksız suçlama yöneltmemeyi de gerektirir.

Bu mesele yalnızca kazanç sağlayan kişilerin dosyalarına sıkıştırılamaz.

SPK’nın gözetim ve denetim sorumluluğu, portföy yönetim şirketlerinin iç kontrol ve risk yönetimi, saklama kuruluşlarının kontrolleri ve bağımsız denetimin etkinliği de incelenmelidir.

Hazine ve Maliye Bakanlığı ile ilgili birimler, kendi görev alanlarında hangi bilgiyi ne zaman aldıklarını ve hangi adımları attıklarını açıklamalıdır.

MASAK’ın mali istihbarat görevi, SPK’nın piyasa denetiminden ayrıdır; Borsa İstanbul, Takasbank ve Merkezi Kayıt Kuruluşunun işlemleri ve bilgi paylaşımı da kendi yükümlülükleri çerçevesinde değerlendirilmelidir. İlk uyarı ne zaman geldi, hangi kuruma iletildi, neden o aşamada müdahale edildi? Kamuoyunun bu sorulara tarihli kayıtlarla cevap istemesi meşrudur.

Krizden sonra tasfiye ve koordinasyon adımları atılması, kriz öncesindeki denetimin yeterli olduğunu kanıtlamaz. Erken uyarıların gözden kaçması, bildirimlerin bekletilmesi veya tedbirlerin gecikmesi söz konusuysa, sorumluluk açıkça belirlenmelidir.

Bir fonun zararı tek başına ihmal kanıtı değildir; fakat denetim eksikliklerini araştırmamak için de gerekçe olamaz.

İnceleme, hem işlem yapanların hem denetlemekle yükümlü olanların sorumluluğunu kapsamalıdır. Birkaç kişinin çıkarı veya hatası yüzünden milyonların kimliği ve değerleri yıpranmamalıdır.

Bunun yolu gerçeği ortaya çıkarmak, yatırımcıların haklarını korumak ve kimliğine, makamına, siyasi yakınlığına bakmadan herkesten hesap sorabilmektir.

Başörtülü olmak veya İmam Hatip mezunu olmak, ayrıcalık istemenin gerekçesi değil, insanın kendi vicdanına yönelteceği bir sorudur: Taşıdığım değerlerin hakkını veriyor muyum?

Bu soruya verilecek cevap, kimliğin ne kadar görünür olduğunda değil; hakkın, adaletin ve emanetin ne kadar gözetildiğinde aranmalıdır.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve birebirhaber.net sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.