Eskiden siyasette fikir vardı, ideal vardı, dava vardı.
Elbette geçmişi fazla romantikleştirmeyelim; o zaman da makam isteyen, ihale kovalayan, eşini dostunu işe sokmaya çalışan insanlar vardı. Fakat siyasetçi en azından hangi fikrin adamı olduğunu anlatmak zorundaydı.
Sağcı sağcıydı, solcu solcuydu, milliyetçi milliyetçiydi, İslamcı İslamcıydı.
İnsanlar cebinden para harcar, afiş asar, gece yarısına kadar seçim bürosunda oturur; karşılığında belediyeden ihale veya kamudan kadro beklemeden bir düşüncenin gönüllüsü olurdu. Adına da “dava kardeşliği” denirdi.
Şimdi ise siyasetin dili giderek değişiyor: Patron var, müşteri var; patronun dağıtabileceği imkânlar, müşterinin verebileceği oy, sadakat, alkış ve siyasi destek var.
“Neye inanıyorsun?” sorusunun yerini yavaş yavaş “Kimin yanındasın ve bunun sana getirisi ne?” sorusu alıyor.
Bugünün siyasi ilişkileri, ideolojik mesafelerin ortak hedef veya karşılıklı çıkar ortaya çıktığında ne kadar hızlı daralabildiğini de gösteriyor.
Dün birbirine çok sert sözler söyleyen aktörler bugün aynı meselede görüşebiliyor, yarın yeniden karşı karşıya gelebiliyor.
Burada mesele uzlaşmanın kendisi değildir; siyaset zaten uzlaşmayı da gerektirir. Mesele, dün savunulan ilkenin bugün neden değiştiğinin açıklanıp açıklanmadığıdır.
Çünkü her yeni pozisyon geçmiş hiç yaşanmamış gibi savunuluyorsa ideoloji pusula olmaktan çıkar, navigasyona dönüşür: Hedef değişir, rota yeniden hesaplanır.
“Ne düşünüyorsun?” sorusunun yerini “Kimin yanındasın?” sorusu aldığında siyaset fikirlerin rekabetinden sadakat ilişkisine doğru kayıyor.
Bugün Türkiye’nin gündemindeki fon krizi bu tartışmayı daha da önemli hâle getiriyor. SPK, yedi portföy yönetim şirketine bağlı çok sayıda fonu işleme kapatarak tasfiye sürecine aldı; piyasa işlemleri hakkında suç duyuruları ve adli soruşturmalar yürütülüyor. Reuters, 131 fonun ve 18 milyar doların üzerindeki varlığın süreçten etkilendiğini bildirdi.
Kamuoyunda bazı şirket sahipleri ve yöneticilerinin siyasal çevrelerle ilişkileri üzerinden de iddialar ortaya atıldı; muhalefet temsilcileri bu bağlantıların araştırılmasını istiyor.
Fatih Erbakan örneğin “siyasi bağlantıların ortaya çıkarılması” çağrısında bulundu.
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek hakkında Tera Grubu’yla ticari veya ortaklık ilişkisi bulunduğuna dair iddialar da yayımlandı; Hazine ve Maliye Bakanlığı bu iddiaları açıkça yalanladı.
Dolayısıyla soruşturma sonuçlanmadan isimleri suçlu ilan etmek doğru olmaz. Ancak tam da burada “dava” söylemi ile kamu gücü çevresinde oluşabilecek menfaat ilişkileri arasındaki mesafe sorgulanmaya değer.
Siyasete “ideal”, “dava”, “millete hizmet” ve hatta kutsal değerler üzerinden anlam yükleyenlerin bulunduğu bir düzende, siyasi yakınlığın ekonomik ayrıcalığa dönüşüp dönüşmediğinin bağımsız biçimde araştırılması herkesten önce o davayı savunanların talebi olmalıdır.
Nitekim AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik de partisinin “kuruluş felsefesi”ne atıf yaparak sorumluluğu bulunan kim varsa hesap sorulacağını açıkladı.
Dava gerçekten davaysa, menfaat karşısında kendi adamını da sorgulayabilmelidir.
Patron–müşteri düzeni yalnızca büyük fonlarda, şirketlerde veya Ankara kulislerinde aranmaz.
Yol yapılır, “Biz yaptık”; yardım verilir, “Biz verdik”; birinin işi çözülür, “Başkan halletti”; bürokraside kapı açılır, “Vekil aradı.”
İyi de yol siyasetçinin cebinden, yardım parti kasasından, memur maaşı genel başkanın kredi kartından ödenmiyor. Devlet kendi parasını dağıtmıyor; vatandaşın parasını yönetiyor.
Buna rağmen kamusal hak kişisel lütuf gibi sunulunca vatandaş da yurttaşlıktan müşteriliğe geçiyor.
Sonra herkes torpile karşı çıkıyor ama kendi çocuğuna sıra gelince “Tanıdık milletvekili var mı?” diye telefon rehberini karıştırıyor.
Ekonomi kötü olabilir ama “bizim oğlan işe girdi”; sistem adaletsiz olabilir ama “bizim işi çözdüler.”
Herkes küçük hesabında kazandığını sanırken toplum büyük hesabı kaybediyor.
Belki de davadan menfaate geçişin en tehlikeli tarafı budur.
Demokraside patron siyasetçi değil, vatandaştır: Vergiyi vatandaş verir, makamı vatandaş verir, yetkiyi vatandaş verir.
Patron–müşteri siyaseti ise ilişkiyi tersine çevirir; vatandaş kendi parasıyla yapılan yol için teşekkür eder, kendi hakkı olan hizmet için aracı arar, kendi devletinde işini yaptırmak için “adam” bulmaya çalışır.
Bir de bütün bunların üzerine “dava”, “ideal”, “kutlu yürüyüş” ve “millete hizmet” gibi büyük sözler eklenince ortaya siyasetin en büyük çelişkisi çıkar: Dava kürsüde kalır, menfaat masada paylaşılır.
Gerçek dava adamlığının ölçüsü ise rakibinin çıkar ilişkisini teşhir etmek değil, kendi mahallesindeki çıkar ilişkisine de aynı sertlikle karşı çıkabilmektir.
Çünkü fikirlerin yerini çıkar, yol arkadaşlığının yerini menfaat ortaklığı, vatandaşlığın yerini müşterilik aldığında sandık yine kurulur, mitingler yine dolar; fakat vatandaş artık “Hangi fikre inanıyorsunuz?” diye değil, çok daha rahatsız edici bir soru sormaya başlar: “Bu davadan kimin ne çıkarı var?”