Eskiden siyasete “hizmet etmek” için girildiği söylenirdi. Şimdi ise siyasetin kapısında görünmeyen bir tabela var sanki: “Yatırım yapmadan girilmez.”
Üstelik yatırım denince yalnızca para anlaşılmasın.
Zaman yatıracaksınız, çevre yatıracaksınız, emek yatıracaksınız; düğüne gidecek, cenazeye yetişecek, mitingde görünecek, toplantıda bulunacak, doğru insanlarla fotoğraf çektireceksiniz.
Bir de imkânınız varsa maddi kaynak kullanacaksınız. Çünkü modern siyasette fikir sahibi olmak önemli olabilir ama fikrinizi duyuracak megafona sahip olmak bazen daha önemlidir.
Mesela belediye meclis üyesi olmak istiyorsunuz.
Önce partide görünür olmanız gerekiyor. Mahalle toplantısı, ilçe teşkilatı, seçim çalışması, esnaf ziyareti…
Yıllarca emek vereceksiniz. Sonra sıra listeye gelmeye geliyor. Çünkü halkın sizi sevmesi yetmez; önce adınızın seçmenin önüne konulması gerekir.
Listeye girdiniz diyelim, bu defa hangi sırada olduğunuz önem kazanıyor. Demokrasinin küçük ironisi burada: Halka hizmet etmek için yola çıkıyorsunuz, fakat halka ulaşmadan önce listeyi aşmanız gerekiyor.
İl veya ilçe yöneticiliğinde de benzer bir siyasi sermaye birikiyor. Telefon rehberiniz büyüyor, tanıdığınız insanlar çoğalıyor, teşkilattaki ağırlığınız artıyor.
Siyasetin portföyünde hisse senedi yerine bazen telefon numarası, fotoğraf ve tanışıklık birikiyor.
Belediye başkanlığına gelince yatırımın ölçeği büyüyor.
Artık birkaç mahallede tanınmak yetmez; bütün şehir sizi görecek. Kampanya yapılacak, ekip kurulacak, sosyal medya çalışacak, afişler hazırlanacak, ziyaretler düzenlenecek.
Bunların hiçbiri bedava değil. Seçildikten sonra ise önünüzde belediye bütçesi, yatırımlar, imar kararları, hizmet alımları ve ihaleler bulunuyor.
İşte vatandaşın tam burada sorması gereken sorular var:
Adayın yanında kimler vardı?
Kim maddi veya örgütsel destek verdi?
Kim kapıları açtı?
Ve seçim bittikten sonra bu insanların beklentileri var mı?
Elbette her destek bir çıkar ilişkisi değildir. Fakat siyaset şeffaf değilse insan ister istemez düşünüyor: Seçimden önce omuz verenler, seçimden sonra yalnızca “hayırlı olsun” demekle mi yetinecek?
Milletvekilliğinde de tablo çok farklı değil.
Yıllarca teşkilatta çalışabilir, parti içinde çevre oluşturabilir, kamuoyunda tanınmaya uğraşabilirsiniz. Sonra aday adaylığı, adaylık ve o meşhur “seçilebilir sıra” meselesi gelir.
Vatandaş dışarıdan “Kim iyi milletvekili olur?” diye düşünürken, içeride başka sorular da önem kazanabilir:
Kim teşkilatta güçlü?
Kim tanınıyor?
Kim destek görüyor?
Kim yıllardır emek veriyor?
Böylece siyaset farkında olmadan uzun vadeli bir yatırım aracına benzeyebilir. İnsan yıllarca parasını, zamanını, mesleğini ve sosyal çevresini siyasete yatırınca bir noktadan sonra tehlikeli bir cümle kurabilir:
“Ben bu kadar emek verdim, benim de sıram gelmedi mi?”
İşte kamu hizmetiyle yatırım mantığının yolları tam burada ayrılıyor.
Siyasete para, zaman ve emek harcamak başlı başına yanlış değildir; demokratik siyaset zaten gönüllülük, örgütlenme ve fedakârlık ister. Tehlike, harcananların bir gün tahsil edilecek alacak gibi görülmeye başlanmasıdır.
Belediye meclis üyeliği bir sonraki makamın basamağına, ilçe yöneticiliği adaylığın bekleme salonuna, adaylık ise gelecekteki nüfuzun yatırımına dönüşürse siyaset kamu hizmetinden uzaklaşır. O zaman soru artık “Memlekete ne verebilirim?” değildir; “Bu kadar yıl verdim, karşılığında bana ne düşecek?” olur.
Belki de siyasetin sermaye oyununa dönüştüğü an tam burasıdır.
Çünkü her yatırımcı sonunda bilançosuna bakar. Siyasetin bilançosunda kâr hanesine makam, nüfuz, ihale veya ayrıcalık yazılmaya başlanıyorsa, vatandaşın da sorması gerekir: Bu şirketin gerçek hissedarı kim?
Sahi… aklıma geldi.
Bugüne kadar siyasete yatırım yapıp da karşılığını almayan var mı?
Bu süreçte vatandaşın durumunu nasıl açıklamak gerekir?