Zeynel BOĞAN
Köşe Yazarı
Zeynel BOĞAN
 

Güçlü olan Erdoğan mı, AK Parti mi?

Bir siyasi parti ne zaman gerilemeye başlar? Oyları düştüğünde mi, belediyeleri kaybettiğinde mi, yoksa iktidardan ayrıldığında mı? Çoğu zaman bunlar gerilemenin başlangıcı değil, çok daha önce başlayan siyasal çözülmenin sandığa yansıyan sonuçlarıdır. Çünkü partiler önce seçimlerde değil, toplumun zihninde ve gönlünde kaybeder. Seçmen hâlâ oy verdiği partiyi çevresinde savunmak istemiyorsa, gençler teşkilatlarda gelecek görmüyorsa, üyelik gönüllü siyasal katılımdan kariyer ve nüfuz aracına dönüşüyorsa, eleştirenler uzaklaşırken alkışlayanlar yükseliyorsa sandıktaki rakamlar gerçeği ancak bir süre örtebilir. Teşkilat vardır, tabela vardır, kongre vardır, kalabalıklar da vardır; fakat eksilen şey heyecan, fikir, toplumsal aidiyet ve değişim kapasitesidir. Türkiye siyasi tarihi bunun örnekleriyle doludur. Demokrat Parti, Adalet Partisi, ANAP, DYP ve DSP farklı dönemlerde geniş toplumsal tabanlara ulaştılar. ANAP 1980’lerin hâkim siyasi aktörlerinden biri iken zamanla ağırlığını kaybetti; DSP ise 1999 seçimlerinde yüzde 22,2 ile birinci parti olduktan yalnızca üç yıl sonra 2002 seçimlerinde yüzde 1,2’ye gerileyerek Meclis dışında kaldı. Her partinin gerilemesinin kendine özgü nedenleri vardı; ancak ortak ders açıktı: İktidar gücü ile kalıcı kurumsallaşma aynı şey değildir. AK Parti söz konusu olduğunda ise başka bir soru öne çıkıyor: AK Parti mi Erdoğan’ı taşıyor, Erdoğan mı AK Parti’yi? Bu sorunun en ilginç örneklerinden biri 2015 seçimleridir. Recep Tayyip Erdoğan’ın 2014’te Cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından AK Parti’nin başına Ahmet Davutoğlu geçti. Parti, Davutoğlu liderliğinde girdiği 7 Haziran 2015 seçimlerinde yüzde 40,87 oy alarak 258 milletvekili çıkardı. AK Parti yine açık ara birinci partiydi; fakat 2002’den beri ilk kez tek başına hükümet kuracak Meclis çoğunluğunu kaybetmişti. Koalisyon görüşmelerinden hükümet çıkmadı. Anayasal süreç sonunda Cumhurbaşkanı Erdoğan seçimlerin yenilenmesine karar verdi ve Türkiye yalnızca 147 gün sonra, 1 Kasım 2015’te yeniden sandığa gitti. Sonuç dikkat çekiciydi: AK Parti’nin oy oranı yüzde 40,87’den yüzde 49,50’ye, milletvekili sayısı 258’den 317’ye yükseldi. Yaklaşık beş ay içinde oy oranında 8,6 puanlık artış gerçekleşti ve parti yeniden tek başına hükümet kurabilecek çoğunluğa ulaştı. Elbette bu değişimin tamamını Erdoğan’a bağlamak doğru olmaz. İki seçim arasında koalisyonun kurulamaması, artan güvenlik sorunları, siyasi belirsizlik ve seçmenin istikrar arayışı gibi önemli faktörler vardı. Fakat 2015 tecrübesi bir başka gerçeği de görünür hale getirdi: Erdoğan artık AK Parti Genel Başkanı değildi ama AK Parti seçmeni üzerindeki siyasi ağırlığı devam ediyordu. İşte Erdoğan ile AK Parti arasındaki ilişkinin özgün tarafı burada ortaya çıkıyor. Erdoğan yalnızca AK Parti’nin genel başkanlığını yapmış bir siyasetçi değildir; partinin kuruluş hikâyesinin, siyasi dilinin, seçmenle kurduğu ilişkinin ve liderlik algısının merkezindeki isimdir. Bu nedenle Erdoğan’ın kişisel siyasi sermayesi ile AK Parti’nin kurumsal siyasi sermayesini birbirinden tamamen ayırmak kolay değildir. Hatta 2014–2017 dönemi ilginç bir gözlem alanı sunar. Erdoğan Cumhurbaşkanıydı ve AK Parti Genel Başkanı değildi; buna rağmen Türkiye siyasetinin merkezindeki en etkili aktörlerden biri olmaya devam etti. Buradan hareketle Erdoğan’ın siyasi gücünün yalnızca AK Parti’de taşıdığı resmî unvana bağlı olmadığı söylenebilir. Buna karşılık Erdoğan olmadan AK Parti’nin aynı toplumsal karşılığı üretip üretemeyeceği konusunda olumlu bir şey söylemek mümkün değildir. İşte güçlü liderliğin parti açısından paradoksu da burada başlar. Güçlü lider bir partinin en büyük avantajıdır; fakat parti bütün siyasi sermayesini lidere bağlarsa bu avantaj zamanla kurumsal kırılganlığa dönüşebilir. Milletvekili kendi seçim bölgesinde toplumsal karşılık üretmek yerine liderin popülaritesine, teşkilat vatandaşla ilişki kurmak yerine genel merkezin gücüne, yönetici fikir ve politika üretmek yerine merkeze yakınlığına güvenmeye başlarsa siyasi ilişkinin yönü tersine döner. Normalde kadroların liderin yükünü paylaşması gerekirken, lider kadroları taşımaya başlar. Siyasette “Ne düşünüyorsun?” sorusunun yerini “Kimin yanındasın?” sorusu almaya başladığında da kurumsallaşmanın niteliği tartışmalı hale gelir. Bu sorun özellikle uzun süre iktidarda kalan partiler için önemlidir. Çünkü zamanla devletin gücü ile partinin toplumsal gücü birbirine karıştırılabilir. Bakanlıklar, belediyeler, bürokratik imkânlar, medya görünürlüğü ve iktidarın sağladığı avantajlar partiyi olduğundan daha güçlü gösterebilir. Oysa gerçek ölçü daha basittir: Parti bütün bu imkânlardan bağımsız düşünüldüğünde hâlâ insanları gönüllü olarak harekete geçirebiliyor mu? Gençler o partide gelecek görüyor mu? Nitelikli insanlar farklı düşüncelerini ifade edebiliyor mu? Yerel teşkilatlar merkeze toplumun gerçek sesini mi taşıyor, yoksa merkezin duymak istediği şeyleri mi söylüyor? Yükselmenin ölçüsü liyakat ve toplumsal karşılık mı, yoksa sadakat ve yakınlık mı? Erdoğan’ın parti kadrolarına yönelik kullandığı “yük olan değil, yük alan” anlayışı da tam bu noktadan okunabilir. Bir siyasi kadronun görevi yalnızca liderin oluşturduğu siyasal sermayeden yararlanmak değil, kendi toplumsal karşılığını üreterek o sermayeye katkıda bulunmaktır. AK Parti açısından temel mesele de burada düğümleniyor. Erdoğan’ın güçlü olması ile AK Parti’nin Erdoğan’dan bağımsız olarak güçlü olması aynı şey değildir. Birincisinin tarihsel olarak gözlenebildiği dönemler vardır; ikincisi ise Erdoğan sonrasında gerçek anlamda sınanacaktır. Bu nedenle AK Parti’nin geleceğine ilişkin belki de en önemli soru bir sonraki seçimden daha büyüktür: Erdoğan, AK Parti’nin genel başkanı olmadan da siyasi ağırlığını koruyabildi. Peki, AK Parti, Erdoğan olmadan aynı siyasi ağırlığı koruyabilecek mi? Belki de AK Parti’nin önündeki asıl tarihsel sınav budur: Erdoğan’ın oluşturduğu siyasi sermayeyi, Erdoğan’dan sonra da yaşayabilecek kuruma, fikre, kadroya ve toplumsal bağa dönüştürebilmek. Çünkü lider bir partiyi yıllarca taşıyabilir. Ama güçlü parti, liderinin sırtında taşınan değil; bir gün lideri olmadan da yürüyebilen partidir. Öyle görünüyor ki Erdoğan’ın güçlü liderliği hem AK Parti’yi hem de parti kadrolarını güçlü tutuyor. Liderin gücü partiye, partinin gücü de kadrolara yansıyor. Fakat güçlü liderliğin bir bedeli vardır: Yük alan lider, zamanla yük olanları da taşımaya başlar. Oysa güçlü partide kadrolar liderin sırtına binmez; liderin omuzlarındaki yükü paylaşır. Bu nedenle asıl soru Erdoğan’ın ne kadar güçlü olduğu değil, AK Parti’nin Erdoğan’ın gücüne ne kadar ihtiyaç duyduğudur. Belki de partinin gerçek gücü, liderin taşıdığı yükler azaldığında daha iyi anlaşılacaktır. Çünkü liderin gücü, taşıdığı kadroların gücü değildir. Güçlü parti, liderine yük olanların değil, liderinden yük alanların partisidir.
Ekleme Tarihi: 19 Eylül 2026 -Cumartesi

Güçlü olan Erdoğan mı, AK Parti mi?

Bir siyasi parti ne zaman gerilemeye başlar? Oyları düştüğünde mi, belediyeleri kaybettiğinde mi, yoksa iktidardan ayrıldığında mı?

Çoğu zaman bunlar gerilemenin başlangıcı değil, çok daha önce başlayan siyasal çözülmenin sandığa yansıyan sonuçlarıdır. Çünkü partiler önce seçimlerde değil, toplumun zihninde ve gönlünde kaybeder.

Seçmen hâlâ oy verdiği partiyi çevresinde savunmak istemiyorsa, gençler teşkilatlarda gelecek görmüyorsa, üyelik gönüllü siyasal katılımdan kariyer ve nüfuz aracına dönüşüyorsa, eleştirenler uzaklaşırken alkışlayanlar yükseliyorsa sandıktaki rakamlar gerçeği ancak bir süre örtebilir.

Teşkilat vardır, tabela vardır, kongre vardır, kalabalıklar da vardır; fakat eksilen şey heyecan, fikir, toplumsal aidiyet ve değişim kapasitesidir.

Türkiye siyasi tarihi bunun örnekleriyle doludur. Demokrat Parti, Adalet Partisi, ANAP, DYP ve DSP farklı dönemlerde geniş toplumsal tabanlara ulaştılar. ANAP 1980’lerin hâkim siyasi aktörlerinden biri iken zamanla ağırlığını kaybetti; DSP ise 1999 seçimlerinde yüzde 22,2 ile birinci parti olduktan yalnızca üç yıl sonra 2002 seçimlerinde yüzde 1,2’ye gerileyerek Meclis dışında kaldı. Her partinin gerilemesinin kendine özgü nedenleri vardı; ancak ortak ders açıktı: İktidar gücü ile kalıcı kurumsallaşma aynı şey değildir.

AK Parti söz konusu olduğunda ise başka bir soru öne çıkıyor: AK Parti mi Erdoğan’ı taşıyor, Erdoğan mı AK Parti’yi?

Bu sorunun en ilginç örneklerinden biri 2015 seçimleridir. Recep Tayyip Erdoğan’ın 2014’te Cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından AK Parti’nin başına Ahmet Davutoğlu geçti. Parti, Davutoğlu liderliğinde girdiği 7 Haziran 2015 seçimlerinde yüzde 40,87 oy alarak 258 milletvekili çıkardı. AK Parti yine açık ara birinci partiydi; fakat 2002’den beri ilk kez tek başına hükümet kuracak Meclis çoğunluğunu kaybetmişti.

Koalisyon görüşmelerinden hükümet çıkmadı. Anayasal süreç sonunda Cumhurbaşkanı Erdoğan seçimlerin yenilenmesine karar verdi ve Türkiye yalnızca 147 gün sonra, 1 Kasım 2015’te yeniden sandığa gitti.

Sonuç dikkat çekiciydi: AK Parti’nin oy oranı yüzde 40,87’den yüzde 49,50’ye, milletvekili sayısı 258’den 317’ye yükseldi. Yaklaşık beş ay içinde oy oranında 8,6 puanlık artış gerçekleşti ve parti yeniden tek başına hükümet kurabilecek çoğunluğa ulaştı.

Elbette bu değişimin tamamını Erdoğan’a bağlamak doğru olmaz. İki seçim arasında koalisyonun kurulamaması, artan güvenlik sorunları, siyasi belirsizlik ve seçmenin istikrar arayışı gibi önemli faktörler vardı.

Fakat 2015 tecrübesi bir başka gerçeği de görünür hale getirdi: Erdoğan artık AK Parti Genel Başkanı değildi ama AK Parti seçmeni üzerindeki siyasi ağırlığı devam ediyordu.

İşte Erdoğan ile AK Parti arasındaki ilişkinin özgün tarafı burada ortaya çıkıyor.

Erdoğan yalnızca AK Parti’nin genel başkanlığını yapmış bir siyasetçi değildir; partinin kuruluş hikâyesinin, siyasi dilinin, seçmenle kurduğu ilişkinin ve liderlik algısının merkezindeki isimdir. Bu nedenle Erdoğan’ın kişisel siyasi sermayesi ile AK Parti’nin kurumsal siyasi sermayesini birbirinden tamamen ayırmak kolay değildir.

Hatta 2014–2017 dönemi ilginç bir gözlem alanı sunar. Erdoğan Cumhurbaşkanıydı ve AK Parti Genel Başkanı değildi; buna rağmen Türkiye siyasetinin merkezindeki en etkili aktörlerden biri olmaya devam etti.

Buradan hareketle Erdoğan’ın siyasi gücünün yalnızca AK Parti’de taşıdığı resmî unvana bağlı olmadığı söylenebilir.

Buna karşılık Erdoğan olmadan AK Parti’nin aynı toplumsal karşılığı üretip üretemeyeceği konusunda olumlu bir şey söylemek mümkün değildir.

İşte güçlü liderliğin parti açısından paradoksu da burada başlar.

Güçlü lider bir partinin en büyük avantajıdır; fakat parti bütün siyasi sermayesini lidere bağlarsa bu avantaj zamanla kurumsal kırılganlığa dönüşebilir.

Milletvekili kendi seçim bölgesinde toplumsal karşılık üretmek yerine liderin popülaritesine, teşkilat vatandaşla ilişki kurmak yerine genel merkezin gücüne, yönetici fikir ve politika üretmek yerine merkeze yakınlığına güvenmeye başlarsa siyasi ilişkinin yönü tersine döner.

Normalde kadroların liderin yükünü paylaşması gerekirken, lider kadroları taşımaya başlar.

Siyasette “Ne düşünüyorsun?” sorusunun yerini “Kimin yanındasın?” sorusu almaya başladığında da kurumsallaşmanın niteliği tartışmalı hale gelir.

Bu sorun özellikle uzun süre iktidarda kalan partiler için önemlidir. Çünkü zamanla devletin gücü ile partinin toplumsal gücü birbirine karıştırılabilir. Bakanlıklar, belediyeler, bürokratik imkânlar, medya görünürlüğü ve iktidarın sağladığı avantajlar partiyi olduğundan daha güçlü gösterebilir.

Oysa gerçek ölçü daha basittir: Parti bütün bu imkânlardan bağımsız düşünüldüğünde hâlâ insanları gönüllü olarak harekete geçirebiliyor mu?

Gençler o partide gelecek görüyor mu?

Nitelikli insanlar farklı düşüncelerini ifade edebiliyor mu?

Yerel teşkilatlar merkeze toplumun gerçek sesini mi taşıyor, yoksa merkezin duymak istediği şeyleri mi söylüyor?

Yükselmenin ölçüsü liyakat ve toplumsal karşılık mı, yoksa sadakat ve yakınlık mı?

Erdoğan’ın parti kadrolarına yönelik kullandığı “yük olan değil, yük alan” anlayışı da tam bu noktadan okunabilir.

Bir siyasi kadronun görevi yalnızca liderin oluşturduğu siyasal sermayeden yararlanmak değil, kendi toplumsal karşılığını üreterek o sermayeye katkıda bulunmaktır.

AK Parti açısından temel mesele de burada düğümleniyor.

Erdoğan’ın güçlü olması ile AK Parti’nin Erdoğan’dan bağımsız olarak güçlü olması aynı şey değildir.

Birincisinin tarihsel olarak gözlenebildiği dönemler vardır; ikincisi ise Erdoğan sonrasında gerçek anlamda sınanacaktır.

Bu nedenle AK Parti’nin geleceğine ilişkin belki de en önemli soru bir sonraki seçimden daha büyüktür: Erdoğan, AK Parti’nin genel başkanı olmadan da siyasi ağırlığını koruyabildi. Peki, AK Parti, Erdoğan olmadan aynı siyasi ağırlığı koruyabilecek mi?

Belki de AK Parti’nin önündeki asıl tarihsel sınav budur: Erdoğan’ın oluşturduğu siyasi sermayeyi, Erdoğan’dan sonra da yaşayabilecek kuruma, fikre, kadroya ve toplumsal bağa dönüştürebilmek.

Çünkü lider bir partiyi yıllarca taşıyabilir. Ama güçlü parti, liderinin sırtında taşınan değil; bir gün lideri olmadan da yürüyebilen partidir.

Öyle görünüyor ki Erdoğan’ın güçlü liderliği hem AK Parti’yi hem de parti kadrolarını güçlü tutuyor. Liderin gücü partiye, partinin gücü de kadrolara yansıyor.

Fakat güçlü liderliğin bir bedeli vardır: Yük alan lider, zamanla yük olanları da taşımaya başlar.

Oysa güçlü partide kadrolar liderin sırtına binmez; liderin omuzlarındaki yükü paylaşır.

Bu nedenle asıl soru Erdoğan’ın ne kadar güçlü olduğu değil, AK Parti’nin Erdoğan’ın gücüne ne kadar ihtiyaç duyduğudur.

Belki de partinin gerçek gücü, liderin taşıdığı yükler azaldığında daha iyi anlaşılacaktır.

Çünkü liderin gücü, taşıdığı kadroların gücü değildir. Güçlü parti, liderine yük olanların değil, liderinden yük alanların partisidir.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve birebirhaber.net sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.