Adam siyasete girmeyi koymuştu kafasına bir kere. Parası da çoktu. Anadolu'nun orta büyüklükte bir şehrinde ticaretle uğraşıyor; arsalar alıp satıyor, inşaat yapıyor, çeşitli şirketlerde ortaklıkları bulunuyordu. Evi, arabası, geniş bir çevresi vardı. Şehirde tanınır, sözü dinlenirdi.
Ama bütün bunlar artık yetmiyordu. Bir eksiği vardı: Makamı yoktu.
Yıllardır başkalarına “Başkanım”, “Vekilim” demekten yorulmuştu. Artık biraz da kendisine böyle seslenilmesini istiyordu. Parası vardı, şimdi sıra paranın tek başına sağlayamadığı siyasi nüfuzu elde etmeye gelmişti.
Önce memleket sevdası başladı. Daha doğrusu, yıllardır içinde sakladığı memleket sevdasını yüksek sesle dile getirmeye başladı.
“Bu şehir bize çok şey verdi, artık bizim de şehrimize hizmet etme zamanımız geldi!” diyordu.
Güzel cümleydi; her makama aday olurken kullanılabilecek kadar da elverişliydi. Siyasetin ilk inceliğini çabuk kavramıştı: Kendi yükselme arzusunu, milletin yükselme meselesi hâline getirmek.
İşe görünür olmakla başladı.
Düğünleri kaçırmadı, cenazelerde ön saflarda göründü, taziyelerde uzun uzun oturdu. Dernek gecelerine sponsor oldu, spor kulüplerine destek verdi, hayır sofralarında başköşeye yerleşti.
Eskiden yaptığı yardımları kimse bilmezdi; şimdi her yardımın bir fotoğrafı, her fotoğrafın bir açıklaması vardı.
Bir elinin verdiğini öteki eli görmesin anlayışı da zamana ayak uydurmuştu. Artık bir elinin verdiğini yalnızca öteki eli değil, bütün sosyal medya görmeliydi.
Bunun için gençlerden bir sosyal medya ekibi kurdu. Bir esnafın elini sıkarken, bir çocuğun başını okşarken, yaşlı bir teyzenin duasını alırken mutlaka kamera bulunuyordu.
Paylaşımların altında hep aynı cümleler vardı: “Hemşehrilerimizle gönül gönüle”, “Milletimizin hizmetindeyiz”, “Gönüllere dokunuyoruz.”
Henüz seçilmiş bir görevi yoktu ama hizmetin tanıtımı çoktan başlamıştı. Ortada icraat bulunmasa da icraat algısı üretmek mümkündü.
Dinî hassasiyetleri de bu dönemde daha görünür hâle geldi.
Cuma namazlarında ön saflarda, Ramazan sofralarında başköşede, kandil mesajlarında herkesten önceydi.
Her konuşmasında ahlaktan, maneviyattan, kul hakkından söz ediyordu.
Hayır kurumlarına bağışlar yapıyor, ihtiyaç sahiplerine yardım ediyordu.
Ancak yardımların sessizce yapılması pek mümkün olmuyordu; fotoğrafçı da ekmek yiyordu!
İnanç, vicdanı terbiye etmekten çok siyasi imajı süslemeye başladığında, ibadetle reklam arasındaki mesafe de kısalıyordu.
Partinin ilçe teşkilatına girdi. Toplantılara katıldı, seçim bürosunun kirasına katkı sağladı, afiş bastırdı, araç tahsis etti.
Parti yöneticilerinin ziyaretlerini kaçırmadı, önemli isimlerle aynı fotoğraf karesine girmeye özen gösterdi.
Teşkilatta herkes onu tanıyordu. Kimi “Ne cömert adam!” diyor, kimi “Böyle adamlar partiye lazım!” diye düşünüyordu.
O da siyasetin ilk büyük dersini öğrenmişti: Gönül vermek önemliydi ama gönlün yanında biraz da bütçe bulunması işleri kolaylaştırıyordu.
İlk hedef belediye meclis üyeliğiydi.
Aday listeleri hazırlanırken telefonlar çalıştı, dostluklar hatırlandı, eski iyilikler gündeme geldi.
Nihayet seçilebilecek bir sıradan aday gösterildi ve belediye meclisine girdi. Artık kamu adına karar veren bir siyasetçiydi.
Üstelik gündemdeki konular hiç de yabancı değildi: İmar planları, arsalar, yollar, yapılaşma, yatırımlar…
Eskiden imar kararlarını takip ederdi, şimdi o kararların görüşüldüğü masada oturuyordu.
Ticaretle siyasetin yolları aynı kavşakta buluşmuştu. Bu kavşakta kimin önce geçeceğini vicdan belirleyecekti; tabii trafik kurallarına uyulursa!
Belediye meclisinde hangi kararın kimleri sevindirdiğini, hangi yatırımın hangi bölgeyi değerlendirdiğini öğrendi.
Kamu yararı ile özel çıkar arasındaki çizginin ne kadar ince olduğunu gördü. Bir arsanın değerini artıran kararla bir şehrin değerini artıran karar her zaman aynı şey değildi.
Fakat insan bazen o çizgiyi korumak yerine üzerinde yürümeyi tercih ediyordu.
Bir süre sonra belediye meclisi ona dar gelmeye başladı.
Ankara'da daha büyük kapılardan girmek istiyordu. Milletvekilliği neden olmasındı?
Genel merkez koridorları aşındırıldı, parti büyükleriyle fotoğraflar verildi, kongrelerde ön sıralarda oturuldu.
Sosyal medya ekibi de profesyonelleşmişti. Her Ankara ziyareti “önemli temaslar”, her koridor karşılaşması “verimli görüşme”, her toplu fotoğraf “güçlü istişare” başlığıyla paylaşılıyordu.
Bazen görüşme birkaç dakika sürüyor, fotoğrafın etkisi günlerce devam ediyordu. Siyasette ne konuştuğunuzdan çok, kimin yanında görüntülendiğiniz önem kazanabiliyordu.
Milletvekili aday adaylığını açıkladığında salon doluydu. İş ortakları, akrabalar, hemşehriler, dernek yöneticileri, kanaat önderleri…
Konuşmasına besmeleyle başladı, memleket sevgisiyle devam etti, birlik ve beraberlikle bitirdi.
Tarımı geliştirecek, gençlere iş bulacak, sanayiyi büyütecekti.
Herkes alkışladı; çünkü vaatlerin maliyeti henüz hesaplanmamıştı. Siyasette en ucuz şey vaat, en pahalı şey ise verilen sözün gereğini yapmaktı.
Ankara'da görüşmeler, telefonlar, kulisler derken nihayet seçilebilecek bir sıradan aday gösterildi.
Kampanya başladı. Sabah esnaf ziyaretinde, öğleden sonra köy kahvesinde, akşam iftar sofrasındaydı.
Çiftçinin derdini dinledi, çocukları kucağına aldı, yaşlıların ellerini öptü. Herkese “Kapımız açık!” dedi.
Seçimden sonra aynı kapıdan geçebilmek için kaç danışman ve sekreter aşılması gerekeceği ise henüz bilinmiyordu.
Kampanya masrafları büyüdü. Araçlar, afişler, salonlar, organizasyonlar…
Ticarette harcadığı paranın karşılığını hesaplamaya alışmıştı. Siyasette de hesabını yapıyordu; yalnız bu kez kazanç hanesinde oy vardı.
Ticaret ona parayı, para siyasette görünürlüğü, siyaset de daha büyük bir nüfuz ihtimalini sunuyordu.
Dinî söylem bütün bu yolculuğa ahlaki bir görünüm kazandırıyordu. Böylece para, din ve siyaset aynı sofrada buluşmuştu. Yalnız vicdan için sandalye ayrılıp ayrılmadığı pek belli değildi.
Sonunda seçim yapıldı ve milletvekili oldu.
Tebrik telefonları yağdı, kutlamalar düzenlendi. Ankara'da odası, danışmanları, protokolde yeri vardı. Bir zamanlar kendisine kapı açılmasını bekleyen adam, şimdi kapısında beklenen adam olmuştu.
Asıl sınav da burada başladı.
Bir hemşehrisi oğluna iş, bir iş insanı ihale hakkında bilgi, bir başkası imar meselesinde yardım istiyordu. Eski ortaklar, akrabalar, parti yöneticileri…
Herkesin talebi vardı.
Halka hizmet diye çıktığı yolda artık halkın kimlerden oluştuğuna karar vermesi gerekiyordu: Yalnızca tanıdıklarından ve kendisine oy verenlerden mi, yoksa hiç tanımadığı insanlardan da mı?
Kul hakkından söz etmek kolaydı; bir yakınının haksız talebini reddetmek zordu. Adaleti savunmak kolaydı; kendi ticari çevresine ayrıcalık tanımamak zordu. Şeffaflık vaat etmek kolaydı; çıkar ilişkilerini görünür kılmak zordu.
Dindarlık sözde, dürüstlük afişte, adalet seçim beyannamesinde kalıyorsa geriye yalnızca iyi pazarlanmış bir siyasetçi kalıyordu.
Milletvekili olduktan sonra fotoğraflar daha da çoğaldı. Bakan ziyaretleri, komisyon toplantıları, protokol karşılamaları…
Bir dosya teslim etmek büyük yatırım müjdesine, bir toplantıya katılmak tarihî başarıya dönüşüyordu.
Bir okulun önünde fotoğraf vermek eğitime destek, bir hastaneyi ziyaret etmek sağlık sorunlarını çözmek, çiftçinin omzuna el koymak tarıma sahip çıkmak gibi sunuluyordu. Vatandaşın derdi çözülmemiş olsa bile, o dertle ilgilenildiğini gösteren fotoğraf çoktan paylaşılmış oluyordu.
Siyaset artık yalnızca yapılmıyor, aynı zamanda sahneleniyordu.
Bir gün çocukluğunun geçtiği mahalleye uğradı. Eski kahvehanenin önünde oturan yaşlı bir komşusu onu görünce gülümsedi. Herkes gibi “Sayın Vekilim” demedi. Çocukluğundaki adıyla seslendi:
“Evlat, bayağı yükseldin. Allah daha da yükseltsin. Ama söyle bakalım, yükselirken kaç kişinin elinden tuttun, kaç kişinin omzuna bastın?”
Adam sustu.
Çünkü yıllardır kendisine kaç oy aldığı, kaçıncı sıradan aday gösterildiği, kaç kişiyle görüştüğü sorulmuştu. Ama kimse kaç insanın hakkını koruduğunu, kaç haksızlığa karşı durduğunu, kaç kez kendi çıkarından vazgeçtiğini sormamıştı.
Oysa mesele zengin olmakta, siyaset yapmakta ya da inançlı olmakta değildi. İnsan hem varlıklı hem dindar hem de dürüst bir siyasetçi olabilirdi. Asıl mesele, parayı siyasetin anahtarına, siyaseti ticaretin güvencesine, dini de bütün bunların üzerini örten bir perdeye dönüştürmemekti.
Bir gün milletvekilliği bitecek, makam odası boşalacak, kapıdaki isimlik sökülecekti. Protokoldeki sandalyesine bir başkası oturacak, telefonları eskisi kadar sık çalmayacaktı. Binlerce fotoğraf dijital arşivlerde kalacaktı.
Peki geriye ne kalacaktı?
Seçim afişleri, protokol fotoğrafları, sararmış gazete haberleri mi?
Yoksa hakkını koruduğu insanların duası, çözdüğü sorunlar, dürüstlüğüyle kazandığı saygı mı?
Belki de siyasete girmeyi kafasına koyan herkesin daha ilk gün kendisine sorması gereken soru şuydu:
“Ben siyasete memlekete bir şey vermek için mi giriyorum, yoksa memleketten biraz daha fazlasını almak için mi?”
Adamın parası çoktu. Sonunda makamı da oldu. Fotoğrafları, takipçileri, alkışlayanları çoğaldı. Memleket sevgisini her fırsatta anlattı. Ama bir gün alkışlar sustuğunda, kameralar kapandığında, makamın kapısı son kez arkasından örtüldüğünde geriye tek bir soru kalacaktı:
Siyaset aşkına çıktığı bu yolda, gerçekten memleketi mi sevmişti, yoksa en çok kendisini mi?