Mehmet Ağa altmış yaşındaydı. Çukurova’nın sıcağını da Torosların ayazını da iyi bilirdi. Daha çocuk yaşta babasının peşinde tarlaya gitmiş, delikanlılığında traktör sürmüş, evlenince ev geçindirmişti. Hayatının büyük bölümünde kullandığı bir cümle vardı: “Hele şu işi bir halledek, gerisi kolay.”
Ama nedense o “şu iş” hiç bitmedi.
Yirmili yaşlarında “Hele bir evlenek, düzenimizi kurak” dedi. Evlendi.
Ardından “Bir ev yapak, kiradan kurtulak” dedi. Ev yapıldı ama borç başladı. Otuzlarına geldiğinde çocukların okul masrafı çıktı. “Hele çocukları bir okutak, ondan sonra rahat ederik” dedi. Çocuklar büyüdü, üniversiteye gitti.
Kırklı yaşlarında okul masrafı, ellili yaşlarında düğün telaşı başladı.
Altmışına geldiğinde torunlar olmuştu. Mehmet Ağa’nın hayatındaki işler değişmişti ama “hele bir…” hiç değişmemişti.
Gençliğinde hanımı, “Mehmet, çocukları al da bir denize gidek” derdi.
“Giderik hanım, hele şu mahsulü bir kaldıralım.”
Mahsul kalkardı, borç çıkardı.
Borç biterdi, okul açılırdı.
Okul kapanırdı, traktör bozulurdu.
Traktör yapılırdı, düğün çıkardı.
Düğün biterdi, bu defa evin damı akardı.
Mehmet Ağa’nın ömrü büyük felaketlerden çok küçük mecburiyetlerin arasında geçmişti. Zaten insanın hayatını bazen büyük hadiselerden ziyade “Hele şunu da halledeyim” diye biriktirdiği küçük ertelemeler tüketiyordu.
Kahvedeki arkadaşları çağırırdı: “Mehmet Ağa, gel hele bir çay içek.”
“Vaktim yok.”
Çocukları küçükken seslenirdi: “Baba, gel top oynayalım.”
“İşim var oğlum.”
Hanımı akşamları, “Bir otur da iki laf edek” derdi.
“Yorgunum hanım, yarın konuşuruk.”
Mehmet Ağa’nın hayatında en çok kullandığı kelimelerden biri “yarın”dı. Oysa yarının bugünden daha müsait olacağını sanmak insanın kendisine söylediği en eski yalanlardan biriydi. Çünkü yarın hiçbir zaman eli boş gelmiyordu; onun da işi, borcu, telaşı ve derdi vardı.
Altmış yaşına geldiğinde Mehmet Ağa hâlâ çalışıyordu ama artık eskisi gibi değildi. Bir zamanlar öğle sıcağında saatlerce bahçede çalışan adam şimdi ikindi serinliğini bekliyordu. Eskiden traktörden tek hamlede inen dizleri, artık sandalyesinden kalkarken bile kendisini hatırlatıyordu. Saçları ağarmış, alnındaki çizgiler derinleşmişti. Çocuklar çoktan kendi yuvalarını kurmuştu. Mehmet Ağa'nın yıllarca yetiştirmeye çalıştığı çocuklar artık ona, “Baba kendini fazla yorma” diyordu.
Bir gün sekiz yaşındaki torunu yanına oturdu.
“Dede, sen gençken çok gezdin mi?”
Mehmet Ağa düşündü.
Adana’ya gitmişti. Niye?
Gübre, parça, malzeme almaya.
Mersin’e gitmişti. Niye?
Hastane, resmi daire, alışveriş…
Konya’ya birkaç defa gitmişti. Ya düğün vardı ya akraba işi.
Toroslara desen yüzlerce kez çıkmıştı ama çoğunda ya bahçe işi vardı ya akraba ziyareti.
Deniz yanı başındaydı fakat bazı yazlar ayağını suya sokmadan geçmişti.
“Gezdim sayılır oğlum,” dedi.
Biraz düşündü, sonra kendi söylediğine kendi güldü.
Meğer Mehmet Ağa memleketi gezmemiş; memleketin içinde iş kovalamıştı.
O akşam evin önünde tek başına oturdu. Önünde ince belli bardakta çayı, karşısında yıllardır gördüğü dağlar vardı. İlk defa bir yere yetişmesi gerekmiyormuş gibi çayını ağır ağır içti.
Sonra kendi kendine sordu: “Ula Mehmet… Altmış sene geçti. Sen yaşadın mı, yoksa yalnızca geçinip gittin mi?”
Maslow’u tanımazdı Mehmet Ağa. Kendisine ihtiyaçlar piramidini anlatsanız muhtemelen, “Gardaş, bizim piramidin altında elektrik, su, mazot, okul taksidi vardı; yukarı çıkmaya fırsat mı kaldı?” derdi.
Marx’ın yabancılaşmasını da okumamıştı. Fakat insanın hayatını kazanırken hayatını harcayabileceğini yaşayarak öğrenmişti. Yıllarca ailesine daha iyi bir gelecek hazırlamış, fakat o geleceği hazırlarken bugünün ne kadar hızlı tükendiğini fark etmemişti.
Birkaç gün sonra torunu yine geldi: “Dede, hadi dondurma yiyek.”
Mehmet Ağa’nın ağzından kırk yıllık alışkanlıkla aynı cümle çıkacaktı: “Hele şu işi…”
Durdu. Bahçeye baktı. İş oradaydı.
Dün de oradaydı. Yarın da orada olacaktı.
Ama karşısındaki sekiz yaşındaki çocuk birkaç yıl sonra büyüyecek, arkadaşları olacak, belki okumaya başka şehre gidecek ve bir daha dedesinin elinden tutup aynı çocuk sesiyle “Hadi dondurma yiyek” demeyecekti.
Mehmet Ağa şapkasını aldı.
“Hadi gidek oğlum.”
Torunu şaşırdı: “İşin yok mu dede?”
Mehmet Ağa gülümsedi: “İş bitmez oğlum. İnsan biter.”
Belki Mehmet Ağa’nın altmış yılda öğrendiği en büyük felsefe buydu. Camus okumadan Camus’ye, Marx okumadan yabancılaşmaya, Maslow görmeden ihtiyaçlar piramidine yaklaşmıştı. Hayat ona üniversite diploması vermemişti ama öğrenim ücretini fazlasıyla tahsil etmişti.
İnsan elbette çalışacak, üretecek, çocuklarını okutacak, borcunu ödeyecek ve yarınını düşünecek. “Bırak işi gücü, çık Toroslara, kekik kokla” demek kolay. Bankaya gidip “Bu ay kredi taksiti yerine size güzel bir gün batımı getirdim” deseniz pek duygulanacaklarını sanmıyorum.
Ama bütün bugünü yarına yatırmak da iyi bir yatırım değildir.
Çünkü ev büyürken çocuklar da büyür.
Banka hesabı dolarken anne babalar yaşlanır.
İnsan daha rahat yaşayacağı günlerin hazırlığını yaparken, yaşayabileceği günleri tüketir.
Mehmet Ağa bunu altmış yaşında anlamıştı. Geç sayılırdı belki ama hayat henüz bitmemişti.
Artık kahvede biri, “Gel hele bir çay içek” dediğinde eskisi kadar kolay “İşim var” demiyordu. Torunu geldiğinde elindeki işi bazen bırakıyordu. Hanımı aynı hikâyeyi üçüncü kez anlattığında “Bunu anlattın” diye sözünü kesmek yerine dinliyordu.
Çünkü artık biliyordu: Hayat, bütün işler bittikten sonra başlayacak ikinci bir hayat değildir. Hayat, işler devam ederken aradan kaçırmamayı başarabildiğimiz şeydir.
Mehmet Ağa’nın kırk yıldır söylediği cümle de sonunda değişmişti.
Eskiden “Hele şu işler bir bitsin, yaşarız.” derdi. Şimdi ise gölgede oturup çayından bir yudum alıyor, karşısındakine gülerek şöyle diyordu: “Boşver gardaş… İş bitmez. Çayı soğutma.”